İnanç;
Kendi iç Ben’liğinin/belleğinin dışında oluşan her durum ve hatta dinsel tecrübelere inanmaktır.
Bilmek;
Kendi belleğinde/bilincinde keşfettiğin, varlığın Hakk’ikat’ine çekilip şuurlu halde şahadet içinde olabilmektir.
Şahadetin esas manası da budur, şahit/tanık olmamız istenmektedir.
İnançta iman yoktur fakat imanda inanç vardır, bir üst basamak daima gerisinde bıraktığını içine alır. Kur’an bu Hakk’ikat’in en kuvvetli delilidir, tüm dinleri içine alır ki kainattır, kain’at (Kain/Mevcudiyet) oluşuyla evrenseldir.
İmanın şartları kuru kuruya inanmamızın ötesine geçmektir, yani dayatılan din her ne ise dinin ötesine geçmemiz beklenir.
İman; kayıtsız şartsız, tartışmasız şüphesiz, kesin olarak biliş halidir.
Batıni bir kavram olan iman, batıni görüş ve işitme ister.
Gördüm bildim imana erdim değil, Gör’dürüldüm bil’dirildim ve imana er’dirildim anlayışıdır ki, Ayetullah ile;
(13/27- “İnkar edenler: “Rabbinden ona bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki: “Doğrusu Allah dileyeni saptırır ve Kendisine yöneleni doğru yola hidayete eriştirir.”) sabittir..
9/75- “Hiç bilenler ile bilmeyenler bir olur mu” Ayetullah’ı, (Şahadet’e er’dirilen ile erdirilmeyen) inanan ile iman edenlerin arasındaki farka vurgu yapmaktadır.
O halde inanmıyorum ve fakat şahadet ediyorum ki imanın göstergesidir.
Eş-hedü-en-lâ’ilâhe İllallâh ve Eş-hedü-enne-Muhammed’en-Abdu-Hû ve Râsûlû-Hû..
Eş olabilmek bütünleşerek birbirlerine ayn-ı an’da tanıklık etmeleridir. Allah’ın tek tanık olduğu şuurunu kavramak ve Allah’a tanık olanın Ru-Hû ilâhi Varlık olduğunun şahadetidir.
Şahadet “tanık ol’an’a tanıklık etmektir”.
Allah yerin ve göğün nurudur ki, o nur üflenen Hû nefes ile hayat bulur.
Allahın nur’undan yaratılan Muhammedi şuura intisap edenler, tanıklıkları ile eminlik beldesine ikâmet ederler.
Şahadetin ikinci tekrarında Muhammedi bilincin Allah’ın değil, Hû’nun kulu ve Râsûlü olduğu beyan edilir.
Yine tekrar eden ikinci cümledeki “eş-hedü-enne-Muhammed-en-Abdu-Hû ve Râsûlû-Hû” Ş’ahad’et’iyetin’in içeriğinde “Allah/Muhammed/Kul/Râsûl” Ru-Hû ilâhinin içinde zikredilir.
Bu idrak değil bir şuur halidir, Ruh içimizde değil biz Ru-Hû ilâhinin içindeyizdir.
Ahad’iyet aidiyet hâli’de Ş’ahad’et kökünden gelir, bağlanma ve esas Ben’liğinin Ruhunu evinde hissetmektir, yani üflenen ruhun kaynağına döndüğü ve daimi temas/tecelli halinde oluşudur.
Gelmiş olan dinlerin düştüğü yanılgı da burasıdır, toplulukları bir inanç içine çekmek ve orada onları sabitlemek isterler. Halbuki Rasûl’ü Rahmet Peygamberimiz s.a.s, tüm dinleri kendinde meç etmiş, akana değil akıtana cemalimizi çevirmek istemiştir. Dinlerdeki fanatizmi ortadan kaldırıp, dinleri getiren tek varlığa Ru-Hû ilâhi kaynağa gözlerimizi açmıştır.
Bilinmek isteyen Ru-Hû ilâhi varlığı bilmek, inanmaktan daha yüce kavrayış gerektirir.
Haşa inancı redetmek gibi bir gafletimiz olmamalıdır, lakin inanmak zorlayıcı, bilmeyi dilemek kolaylaştırıcı bir unsurdur.
O’ bilinmek istedi, varlığıma inanın çünkü bilinmek inanmaktan geçer dedi.
İnançtan geçmek, gelen tüm dinleri kabulleniş ile soyutlanmaktır.
Çünkü dinler inancın gereğini yerine getirirler, öyle mi? değil mi? Ya da Ayetullah’ları sembolik anlatı üzerinden yorumlayıp inançtan dahi kaçmaya sebebiyet verebilir, tasavvuf anlayışı inancı aşmayı telkin eder..
Peygamberine ve dahi Râsûlü’ne inanmak elbet bir şeydir, Râsûlün esas görevi kelâmı/emri tebliğdir.
Dil ile yapılan tebliği uygulamak inanç kabul edilir, fakat tüm zaman dilimlerinde inananların çoğu tebliğe, ilâhi nizam/yasa ve kurallara uymakta zorlanmışlardır ki bu, iman esasısın eksikliğindendir.
Günümüz itibariyle ilâhi nimaza aykırı/ters davranışlar sergileyenler tebliğden öğüt almayanlardır. İnanıyorum diyen toplulukların dahi inancın gereğini yerine getirmekte yani yazılı tebliğe uymakta zorlandıkları görülmektedir.
Çoğu inanç sistemi de inancın gerekliliklerini kendi şahsi yani nefsi arzularının otoritesine bağlamışlardır.
Cihan-ı Mülkün sahibi Allah, kudretiyle o toplulukları alaşağa edecektir, yeryüzünde hiç bir güç yoktur ki O’nun nefesinden dervşirilmesin, ve fakat Nefesin kudreti zat-ı Allah’a aittir. Yaratılmış olan hiç bir güç kudretin sahibiyle haşa boy ölçüşemez.
Kur’an’ın açık beyanında mühlet vardır, Allah’ın mülkü içinde O’nun saltanatına şirk koşanlara bedel, O’nun mülk-ü nizamı içinde hazırdır.
İman eden mümin’lere söyle; bu dünya onların ahireti ve Hayy’atın başlangıcıdır..
🌳🦋🌳

