Oruç, aç olanın halini, duygusunu, hissiyatını, ve ruhaniyetini idrak etme ibadetidir.
Oruçlu iken insan susar, acıkır fakat yiyemez. Belirli bir vakit yokluk içinde kalır.
Açsın ve yiyemiyorsun, susadın ve su içemiyorsun, işte bu hal içinde ihtiyaçlı olanın durumu idrak edilebilir. Ancak bu idrak sonrası ihtiyacı olana verdiğin madde borç olmaktan çıkıp infak – bağış manasına bürünür.
Borç verdim zihniyeti “benim” demektir.
Ne acı ki insan, hiçbir şeyin kazanç sahibi değildir fakat bilmez.
Basit bir ibadet gibi görünen oruç, orucun ruhuna erişildiğinde yokluk mertebesine eriştirir, sadece bir oruçla yokluğa ermek ve o Ru-Hû ilâhi varlığın sunduğu rızıkla iftar eylemek.
Aç kalmak sadece yemek yemeğe karşı bir yoksunluk değildir, maddenin her türlüsünü yoksunluk ile tokluğa dönüştürmektir.
Oruç, iftar vaktinin hayalini kurmak değildir, iftarını açıp “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” demek hiç değildir ki, açlık ile terbiye edilmektesin.
Terbiye, Hakk’ın öğretme biçimidir. Nefsi terbiye nefsini öğrenmendir.
Ramazan sofralarının donatılması, masalarda yok yok olması, ibadetin hakkını yani nefsin öğretisini engelleyen karşılamadır.
Aç kalıp az yemek, senden artanı infaka – bağışa döndürmektir.
“İşten artmaz dişten artar” ata sözümüz ne kıymetlidir, çok yemekten, gösterişten, şatafattan ve eğlenceden uzak durmak, orucun bilince ermiş halidir.
Her hadiseye bir kutlama ve her kutlamaya yemekler yer olmuşuz.
İnsan sadece ağzıyla yemez, nefsin dişleri her şeyi öğütendir.
Dünyevi ihtiyaç fazlası bir iğne dahi olsa nefsimizin o bilenmiş dişleri arasında yenir gider. Evler, arabalar, takılar, süslenmeler, ev eşyaları, çeşit çeşit kıyafetler ve daha niceleri.
Yediğimiz iki lokma dişten nasıl artar dememeliyiz, nefsimizin dişleri ağımızdaki dişlerden daha vahşidir, sahibi olmazsak öleceğimiz hiçbir madde yoktur bu alemde,
Ruhaniyetimiz olmadan zaten ölüyüz bu minberde.

