Tasavvuf bilgi, bilim temelli ve merkezine bilgiyi, bilimi koyan bir alan değildir. Bilâkis ümmîliği esas alan bir yapıdır ve insan merkezlidir.
Tasavvufta bilgi perde kabul edilir. Bilgiden arınmak ise seyr-i sülûk için olmazsa olmaz şarttır.
Bilgi madde dünyasına yöneliktir ve dışardan içeriye doğru nüfuz eder. Hakikatin birine dönük vechesinin o kimse tarafından kelâma dökülmüş boyutudur. Dolayısıyla o bilginin o kimse için bir ehemmiyeti vardır. Herkese düşen kendi âlemine yansıyanları kelâma dökmektir. Görülecektir ki o kelâma dökülen ilm-i hakikat varlığı kendinden öncekilerle ve âyetullahla paralellik gösterir.
Tasavvuf için genel ve ortak tanımlama onun “hâl ilmi” olduğudur. “Hâl” ya da “ilm-i hâl” insanın tepeden tırnağa, dıştan içe doğru yaşadığı değişim ve dönüşümdür. Bu değişim ve dönüşüm Mürşid-i Kâmil’in himayesinde ve çok yakın takibinde, birebir yaşanarak olacak bir iştir. Bu akademide gerçekleşme ihtimali olan bir şey değildir.
Denir ki; “bu zamanda tekkeye ihtiyaç yoktur, akademiler ihtiyacı karşılayacaktır”
Hiç mümkün mü? Bir tekkenin işleviyle bir akademinin işlevi, bir mürşid-i kâmilin işleviyle bir akademisyenin işlevi karşılaştırılabilir mi?
Şöyle düşünelim; bir çocuk dünyaya nasıl iki insanın birlikteliğinden dünyaya gelip bir aile ortamında yaşıyor. Bunun bir alternatifi var mıdır? Çocuk toplumsal tecrübeleri, insan olmanın temel bilgi ve becerilerini ailede kazanmıyor mu? Bir ailede temel ihtiyaçlar karşılanmadığında orda bir eksiklik olmuyor mu? Bunu nasıl görmezden gelemezsek tekkeye olan ihtiyacı da görmezden gelemeyiz.
Her tekke bir tarikatın kurumudur. Her tarikatın bir geleneği, bir silsilesi ve o gelenekten gelen usûl ve erkânı vardır. Bu usûl ve erkân ekolleşmiş ve o tarikatın yapısı böyle oluşmuştur. O ekolü sürdürmek için kurumunu yaşatmak şarttır. Kurum yaşayacak, kurumun başındaki zât silsile bağını sürdürecek, usûl bozulmadan devam edecek ve orda bir ilm-i hakikat varlığı zuhur edecektir. Bunlar günün şartlarına uydurulacak şeyler değildir…

