Kelâm’ı Hâl’inden bahseder, Hâl’i kelâmını besler.
Ey kelâmın sahibi dost.
Ağzından ve elinden çıkan harf ile örttüğün hâlini kendinden başka kim anlar.
Ey Dost;
Hâlin biricik olduğunu o hâli zerk ettiğinden başkası nasıl bilebilir.
Kim kimin halinden anlar.
Dilinden ve elinden akanlar hâlin bir zerresi bile değildir. İçinden içine akıttığın lûtfun, irfanın ihsanı muhatabın içindir.
Hasad nereye ekiliyorsa onundur.
Her âşık, âşık olduğu sevgilisi için ondan bir tane daha yok der, ilaveten bir daha da dünyaya gelmez, der.
Müridin Mürşid’ine olan aşkı da böyledir, olmalıdır da.
Mürşid müridini, müridin kendindeki aşk-i ilâhisine eriştirmek ister.
Bir’likteyken Mürşid’inden başkası yok, değilken aşk-ı ilâhiden gayrısı yoktur. Aşk’ın temellerini Mürşid varlığıyla atanlar, duvarlarını korkusuzca örebilirler.
Duvarları yükselten kul değil, O’ Dost varlığının ince ve kusursuz mahirliğidir.
Aşk, benlikleri ve kimlikleri eriten hem zehir, hem panzehirdir.
Mürşid’im; “İlâhi Aşk’tan öncesi yalan, ötesi rüya” buyurur.
İlâhi Aşk’ın sonsuzluk ve ebediyet taşıdığı bu denli güzel anlatılabilirdi.
Yalan ve rüya kavramlarını birbirinden ayırması, “Ne göreceksen her iki âlemde de gözün gönlün aşk’a açık olmalı. Âşık olanlar, aşka âşık olanlardır” buyurur..
İlâhi aşkına eriştiysen, ne görüp nereye gideceksen Aşk içinde yolcusundur.
İlk adım âşıklık ile başlar, O’na varış Aşk’a vuslattır. Hangi mertebede Aşk geride kalır, Aşk yegane taşıyıcıdır.
Âşık olan birine söz geçiremezsiniz, âşığın hükmü maşuğunun elindedir.
Böyle anlatınca bazı ilâhiyatçı hocalarımız ilâhi varlıktan bahsederken haşa O’nu İnsan gibi anlattığımızdan serzenişte bulunurlar, haklılar tabi.
Kur’an’daki bazı Allah tanımları da İnsan’i boyutlarda ele alınmış yazılmıştır.
Her dinde ve dilde Rahmân olan Allah’ı bir İnsan’ın anlattığı ve bu anlatımların birer teşbih benzetme olduğu göz ardı edilmemelidir.
ALLAH’IN LİSANI İ’NSAN’DIR!..
Allah’ı sevmenin ve O’na yakarmanın her lisanda ve insanda farklı çehresi vardır.
Aşk bu farklılıkları ortadan kaldıran tek kimyadır. İki âşık biraraya gelip aşklarından bahsetse ikisi de birbirini anlar. Durumları olayları farklı olsa da aşkları birdir.
Aşk, bir’inden bir’liğe duyulan sevginin yücelmiş hâlidir. Sevgide çeşitliliğin değişkenliği mevcutken, aşk çeşitliliği kabul etmez. Aşkın muadili yoktur, değiştirilmez, vazgeçilmez, tartıya girmez, elle tutulmaz fakat uhrevi hazzından bilinirlik arz eder.
Aşk, insanın nefsi varlığından geçerek kendini tanıdığı ve bildiği bir kimyadır.
Bu öyle bir kimyadır ki, diğer duygulardan çok farklıdır. Olmayışı tıpkı bir yemeğin herşeyi olup tuzu olmamasına benzer. İstediğin malzemeyi yani duyguyu koy, tuzsuz yani aşksız tadı olmamaktadır.
Hakk’ikat’ten âşığın maşuğunu görmeye de ihtiyacı yoktur. Görmek için çabalamak, aşka vehim katmaktır.
Vehim, sınırlarla çevrili olan zihnin âşığı çerçeveye hapsetmesidir, çünkü yol âşıklara açıktır.
Yaşayan canlı bir Mürşid-i Kâmil bulun ve sorun, ilâh’ı olan O’ sevgiliyi, sevgilisini görmüş mü?.
Belki bir ayn-a’da, bir gözenekte yani tecellide teselli bulmuştur.
Âşıkların bir diğer adı ERENLER’dir.
Ermek, er”i”mek, yok’olmaktır.
YOK’TA OL’MAK;
Varlığın düşüncesindeki derinliği ve soyuttaki haliyle bütünleşmesidir.
Hâlleşmektir, harfsiz ve dilsiz an’laşmaktır.
İnsanı yoktan olduran Ru-Hû ilâhi Varlık, varlığın başlangıcını dahi bir hâlin üzerinden var etmektedir. Zahiri ve batıni yani her iki dölleme de, bir hâlin neticesiyle ortaya çıkar. Yapan eden görünmediğinden, baş gözü ile bakanlar suretin maharetidir zann’eder.
Bir söz ile gebe kalan bir kadın olmadığı gibi, bir kelâm ile de batıni doğuş yoktur.
Kelâm’ın sözden farkı, halin neticesidir.
Batıni doğuşun temel ilkesi, hâl’den hâl’in doğuşudur.
Zahirden hâl biçilmez, yerini kelâm alır.
Batında kâl işlemez, yerini hâl’e bırakır.
O’ haline harfleri halif yapandır.
Vücûd, her harfi barındıran halif’ullah’tır.
Dünyevi her türlü keşif yokluktan ortaya çıkmıştır, somut olarak var’olanı arayan, keşfe çıkan var mıdır?.
İlâhi aşkları canlı ve diri tutan bu daimi arayışlarıdır, aramak hareketliliğin daimi oluşudur.
Hâl böyleyken Aşk’ ı arayan mutlak bulanlardır, mutlak olanı bulanlar daha derin bir arayışa çekilirler. Onları çeken bu kuvve aşkın cezbedici cazibesidir. Aklı aşkın hâle getiren ve aşılması gerektiğine ikna eden, bu cezbe hâlinin oluşumudur.
Bir zât-ı Kâmil için söylenen şu sözleri işittim.
“E Mürşid’lik lûtfuna erdirilmişsin, halâ ne arıyorsun. Bulduğunu bizimle paylaş da, aramaktan kurtulalım. Aratmak mıdır niyetin, buldurmak mı?.”
O’ ilâhi Varlık haşa bir isme sığmayacak kadar yücedir, her bir tecellisi doğu ve batıdan ve dahi ikisi arasından, yer ve gökten ve dahi ikisi arasından vechine mazhardır.
Her İ’nsan, varlığında O’nun nûr’unu taşımaktadır. Bulan da bulmayan da kendine payelidir. O’ Ru-Hû ilâhi cevher bir hazinedir ki, insan paylaşırsa kıymeti bilinmez, O’ lutfederse kadrin yazılır silinmez.
Ey Dost..
Zât-ı Cemâl’inden görünen Hakk’tır, karanlığı yırtan bir nûr misali ışıldar. Bunu görmek için basirete ne hacet vardır, O’ dilerse Kendi’ni Cemâl’in önüne sermektedir.
Gündüz gökyüzündeki ay ne ise, zâtların Cemâl’i bir’dir. Gece hem yıldızlar hem ay ışıldar, gündüz ise yıldızlar görünmez olur. Ay’ın gecesi gündüzü yoktur, o hep aydınlıktır. Hele ki gündüz ay’ı gören gündüzden de aydınlık bir çehre görmektedir. Gündüzün aydınlığını bastırmak için dünyanın tüm enerjisini biraraya toplasak, ay’ın aydınlığına dahi yaklaşamaz, yine sönük kalırdık.
Ay, nasıl ki onun için hiç kaybolmayan güneşten aydınlanıyorsa, zâtında erimiş ermişleri de Allah’ın nurûnda daim aydınlıktadır.
Ey zât-ı Dost Mürşid..
Sen ki ermişsin, Hakk ile dostluk ahbablık edersin, muhabbetinden yansıyan Hakk’tır. Hakk’ın en yakin dostları O’nu aramaktaysa, dostun dostları da Hakk Dostunu bulduklarında aramaya devam mı ederler.?
O’nun Sen’i arayışını bir düşün, lutfettiği her nefes O’nun Sen’i anması, yani aramasıdır.
Sen’in de O’nu anman dolayısıyla araman buluşundur. O’ haşa seni kaybetmedi, Sen yönünü şaşırmıştın vech-i mihrabına döndün. Aşk, yaratan nazarından yaratılandan vazgeçmeme hissesidir.
Ve Aşk, Sen’in tek olan ilâhında yok’olman gibi, O’nun da Sen’de yok’olmasıdır.
İlâhi aşkla eriyip yok’olanlar, ummana dönüşürler. Umman erenlerin deryasıdır.
O derya da kendi katresini bulan âşık yoktur, esamesi kalmamıştır. Ne yöne dönse ummanın vechidir. Ummandan bakan ummanı görür, dostan bakan dostu görür, aşktan bakan aşkı görür.
Gören ve görünen ilişkisindeki bu dualite ikiliktir diyenler de vardır, aynı anda hem görünen hem gören olmak mümkün değildir, tek’lik değildir, derler.
Zât-ı Dost Mürşid aşk ile tebessüm etti ve dedi ki;
“Hidayet denilen var’oluş yok’luğunun eseridir. Eser katre değil, ummanın kendisidir”..
Umman’daki dualiteyi, ikiliği bitiren bu kelâm, her katrenin içinde var’ol’an o ilâhi şuurdan, yani ummandan bahsetmektedir. Bir’lik, bütünlüğün içinde yok’olmak değil, bilakis Hakk’ikat’ten var’oluş işareti taşımaktadır.
Bir’lik, her durumda bütünün baş gösterme hâlidir.
Bütünsellik denilen o şuurun içinde her bir umman, içinde kendini görmektedir. Bu kesret hâli değil vahdet’in tevhit ilkesidir.
Umman, Allah’ın vechi haline gelmektir. Hem baktığı hem bulunduğu yerdir.
Yer, İ’nsan suretidir.
Suret, vechin sıfatlarının eşgal-i temsilidir..HŞY

