Anlayışımız içinde denir ki “ölüye rabıta kurulmaz”. Eyvallah, fakat bu kelâm yaşayan ölüler için geçerlidir.
Kimdir bu ölüler;
Yaşam içinde Kendi hakikatini bulamamış yani her zaman zikrettiğimiz O’ Hakk’ın Hakk’ikat eylememiş olmasıdır ki Neml/80. “Şüphesiz sen ölülere duyuramazsın..” Fâtır/22. “Diri olanlarla ölüler de bir olmaz. Allah dilediğine işittirir; sen ise kabirlerdekilere işittiremezsin.”..
Kimdir bu Hakk’ın ikat eylemedikleri;
Atalarının dininde kalmış olanlardır, onlara öğretilen sağ ve sol kulakları ile duydukları dini tecrübelerin sözleridir ki Bakara/170. “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey anlamamış ve doğruyu bulamamışlarsa?”..
Hâl ehl-i olmadan kâl ehli olanlardır, başka zâtların inançlarını hatta imanlarının ikinci el taşıyıcılarıdır yani yine her zaman zikrettiğimiz şeyhlik kavramıdır. Saff/2. “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?”..
Kimdir bu şeyhler;
Onları dinlerken dikkat edin hep başkalarından bahsederler. Kur’an’dan kelâm ederlerken dahi Musa’yı, İsa’yı o an’a has kılarlar, an demindeki Musa’yı, İsa’yı ve İbrahim’i açamazlar. Bu isimlerin içini açmak Muhammed’i şuur gerektirmektedir. Bir Kâmil dahi olsa atalarından, çeşitli tasavvuf ekollerinden hep bir kaba tabir ile söyleyeceğiz ki “hırsızlık” yapar gibi oradan buradan alıp günlerinin içine o zâtları taşırlar. Kendilerinden, kendi varlık cevherlerinden bihaber olan bu kişiler, tasavvufi mânâda kendi yetkinliğini ve ehl-i’yetini eline almamış kişilerdir. Cuma Suresi/5 “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir…”
Bu sağdan ve soldan taşıdıkları kitabi ve kulaktan dolma taşıyıcı halleriyle bir de kendilerine müritler edinirler ki vay onların haline. Kendilerine zulmetmeleri yetmezmiş gibi bir de etraflarındaki o insanları “yönlendirme” adı altında kendi sığ kişilik anlayışlarına yönlendirirler ki A’râf/175. “Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz, fakat onlardan sıyrılıp çıkan, derken şeytanın kendisini peşine taktığı, bu suretle azgınlardan olan kimsenin kıssasını onlara anlat.”..
Bu şeyhlik anlayışında kalmış kişilerin etrafındaki kuru kalabalık da onların tercih ettiği ve seçtiği bir durumdur. Çünkü ne aradığını bilen, nerede arayacağını da bilmelidir. Bu sahte anlayışların, onlara yönelen insanlar açısından kabul görmesi o insanların da “bize bu kadarı yeter” demesidir.
Çünkü orada Hakk’ikat’ten bir alışveriş yoktur. Bir şey istenmediği gibi bir şey de beklenmemekte ve iki yönlü verilmemektedir. Yâsîn/21. “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun; onlar doğru yoldadırlar.”..
Bir Mürşid-i Kâmil’e verilen biat çok şeyi ifade eder, fakat bunlardan bile yoksun bir anlayışları vardır ki Fetih/10. “Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir…”
Yani tam olarak bu şeyhler kişileri nefsleri içinde oyalayıp kendileri de o nefslerinin içinde bocalayıp duranlardır. Tekâsür/1-2. “Çoklukla övünmek sizi oyaladı; tâ kabirleri ziyaret edene kadar.”..
Hakk’ikat durağan bir oluşum değildir; yönelen kişiler iç’sel varlıklarında bir hareketlilik, gelişme ve dış’sal dünyalarında bir değişim yaşamıyorsa o edilen sohbetlerin muhabbet olmadığı aşikardır. Mu’habbe’t içinde varlık tohumu taşır, ekende olması gereken bu muhabbet Hakk’ikat’ten sunulmaktadır ve yönelenlerin de toprağı yani bedeni o habbeyi ekmeye müsait olması gereklidir. Bakara/265. “Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki imanı kökleştirmek için mallarını harcayanların durumu, yüksekçe bir tepede bulunan ve üzerine bol yağmur düşüp de ürününü iki kat veren güzel bir bahçenin durumu gibidir…”..
Temizlik, arınma ve ekime uygun hâle gelme ancak yönelen kişinin kendi azmi ve gayreti ile oluşmaktadır. Şems/9. “Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir.”
Dolayısıyla her an’da bu alışveriş döngüsü canlı ve rû’hû hayy olmalıdır.
Hakk’ikat’te bu yönlendirme ve yöneliş durumu öyle kişileri kendi başına bırakmamaktadır. Hakk’ikat’ten bir Mürşid’in yönlendirmesini her insan nefsi taşıyamaz; o yüzden insanlar nefsine uygun gelen ve nefsi (dünyevi masivasını) halini çok zorlamayan kişilere yönelmeyi tercih edebilirler. Tabii ki bu kararlarında serbesttirler. Kehf/29. “De ki: Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…”..
Biz’ler taşıdığımız dergâh varlığı ve Hakk anlayışı içinde şunu öğrendik ki, bir İ’ns’an’ın o olgunluğa, Kâmil sıfatı olarak lanse edilen “Allah’ın kulu” sıfatına erişmesi, sadece Allah’ın in’ayet’inde, O’nun kontrolünde ve yine O’ Allah’ın iradesinde (el’Mürid) hayy’at’iyet sunmaktadır. İnsan/30. “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”..
Bir Mürşid-i Kâmil kendi içsel varlığındaki tecrübeleri, hem zahirde hem batında yaşadığı ve hayy’at’iyet sunduğu anlayışları dile getirdiğinde yönelen insanların bunları anlamaması normaldir; çünkü dediğimiz gibi iç’sel derinliği olan kelâmlardır. Kehf/68. “İçyüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin ki?”..
Bu zorlu sürece ve algılanması zor olan yöne yönelmek her kişinin harcı değildir. Yönlendirmenin özü olan anlayışımız, kişilerin Mürşid’ine değil yönlendirdiği yere yönelmesi çok çetin bir iştir. Çetindir ki kırılmalar, yıkılmalar, değişimler ve dönüşümler yaratmak zorundadır, bu unsurlar zahirden öte batıni oluşumlardır. İnsanların onlara öğretilmiş olan inançlarını kırmak, Mürşid varlığı için de çok çetindir. A’râf/28. “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman, ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”..
Muhammed’i Resûl varlığın ne gibi zorluklardan geçtiğini anlatmaya gerek yoktur, okunmaktadır ki o okuduklarını dahi anlamıyor olmaları orada dahi olmadıklarının göstergesidir. Çoğu insan bu tercihini bilerek yapar, çünkü zorlanmak istemezler; tabii ki Kur’an’i anlayışımız içinde zorlama yoktur, bu sadece Hakk’ikat’ten bir tebliğ mesajdır. Seni zorlamayan bir anlayış Hakk anlayışı değildir. Bakara/256. “Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır…”.
Hakk zorlar bizler zorlamayız, terbiye ve ikrâm O’nun Rabb-ül Kerim sıfatındadır, bizler sadece o noktaya yapabilirsek yönlendirme yapabiliriz. Allah ile kul ilişkisi kurmak bizlerin haddi değildir, bizler sadece haberciyizdir. Kaf/45. “Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onların üzerinde bir zorba değilsin. Sen, Benim tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.”. Gâşiye/21-22. “Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin.”..
Canlı ve rû’hû Hayy bir Mürşid varlığı Muhammed’i varlığının tezahürüdür, yönlendirme içindeki kelâmları ve taşıdığı mesajlar Resûl’iyetliğidir. Kabul edilir edilmez bu bizim irademizde değildir. Ki Muhammed’i Resûl de aynı hadiselerle karşılanmış ve karşılaşmıştır. Bu yönelişin reddi çok, kabulü pek azdır. Yûsuf/103. “Sen ne kadar üstüne düşsen de insanların çoğu iman edecek değillerdir.”
Kur’an’daki Resûl varlığına yapılan uyarılar an demi için de geçerlidir, “sen sadece yönlendir ve mesajları tebliğ et” buyurulmaktadır. Şûrâ/48. “…Sana düşen sadece tebliğ etmektir…”..
Buna istinaden Hakk’ikat’ten bir Mürşid’e Hakk’ikat’ten verilmiş bir biat ruhların bütünleşmesidir ki mürid ve Mürşid ilişkisini ebedileştirmektedir. Onlar bu âlemde bir alışveriş yapmazlar, rû’hû soy varlığı dediğimiz tariki silsiledeki tüm ruhaniyetler ile bağları vardır. Kur’an’daki Muhammed’i varlığın kurduğu bu bağ o silsileye atıftır. Zikrettiği ve kıssalarından bahsettiği her isim ruhaniyetlikleri bakımından rû’hû hayy’dır. Onlarla iletişimde olan Resûl varlığı ölümsüzlüğü ruha, O’ Hû nefesin Rahmân ve Rahîm varlığına has kılmıştır..
Biatlarınız hayy ise yani ruhani bağınız o tutuşan elleri aşkın ise zahiren ve batınen bir kopuş söz konusu değildir. O’nun kudret eli daim o ellerin üzerinde ikat eyleyecektir. Fetih/10. “…Sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir…”..
Bu anlayış Muhammedî Mürşid’in bedenine değil, ruhaniyetine (bilincine bilinciniz) ruhaniyetiniz ile bağlanmaktır; o nokta daim açıktır ki aslını, soyunu, tariki silsileni arayıp bulmaktır. Âl-i İmrân/33-34. “Şüphesiz Allah; Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini birbirinin soyundan olarak âlemlere üstün kıldı…”..
İllâ İLLALLÂH HÛ..HŞY

