Allah’ın nurunu tamamlaması, Âdem’iyetlik’ten Muhammedilik’e İ’nsan’ın kemalâtını tamamlamasıdır. Bu yaratılışın gayesi muradına erdirilişidir.
Allah arayışı dünyanın ya da evrenin yaratılışıyla değil, İ’nsan’ın var’oluşuyla başlamıştır. Allah’ın Muhammedi varlığını Kendi nurundan yaratması ve o nurdan âlemleri yaratması Muhammedi nurun Allah’ın varlığı olmasının delilidir.
Aynı nuru yani manâ mayasını Âdem’in yani İ’nsan’ın yaratılıştaki hamuruna da koymuştur.
Mayanın tutması Kemalât’ın bildirgesidir.
Dolayısıyla özü itibariyle Âdem olan âlemler, Âdem’in dünyadan alınan toprak ile yaratılmasından ziyade, âlemlerin Âdem’in kendindeki özüyle yoğrulmuş olmasıdır.
Âdem’in özünden âlemleri yarattı, aynı özün hamuruyla Âdem’i dışsal olarak donattı.
Muhammedî olmak ile Âdem’iyetlik arasında sıkı bir ilişki vardır. Sonu başından belli olan yaratılış muazzam bir senkronize ile işlemektedir.
Âdem’iyetlik’imiz yaratılırken Muhammedilik’imiz vardır, Muhammedi varlığın başlangıcı Âdem (İ’nsan) olmaktır. Aynı an içinde olanları zaman gibi yanılgılı bir ölçüm birimiyle hesaplayamayız.
Zaman üzerinden kendimizi ve âlemleri gözlemlediğimiz bu yanılgı, geçmiş ve gelecek içinde insanı sıkıştıran altyapıdır.
“Önce o mu, (Muhammed) yoksa, diğeri mi (Âdem) vardı” gibi zamansal boyut sorularının cevaplarını din anlatıcıları dahi ortak bir karara erdirememiştir.
Çünkü ol’uşum zamansal süreçte açıklanabilir değildir.
Dost varlığı dini anlatmaz, Hakk’ikat’ten hayatını yaşar, gözlere görünen dini olur. Anlattıkları kitabi değil bahşedilen ilmidir.
Dilimiz ile Allah’ı anarken karşılaştığımız bir çok ilâhlar olacaktır.
ALLAH ile ilâh arasındaki fark Allah’ın bir ve tek, ilâhların ise çoklu anılması gibi basit fakat ilâh ile Allah’ı ayıran en mühim ayraçtır.
Ya hu, insanın dile ters gelen başka bir isim daha var mıdır ki çoğul kabul etmesin, bu bilmeyene mucize bilenlere delildir.
Allah’lar diye bir kelime hiç bir cümlede doğru durmaz, dile dahi yakışmaz, hep düşük kalır.
İlâhlar, çoğulu içinde barındıran ve daim insanoğlu yaşamında yaratılmış somut yapıtlardır.
Lâ ilâhe İLLALLÂH zikri, ilâh ile Allah arasındaki farkı ve hangisini yok sayacağımızı ifade etmektedir.
İlâhım yok Allah’ım var diyebilmek, insanın kendini nefsi yönüyle yok sayıp, Allah ile bir vücud eylemesidir. Fenâfillah hâli olarak bildiğimiz bu durum, Kendi kendisinin kölesi ve Kendi Kendisinin efendisidir.
Biliniz ki hazret dediğimiz efendiler, Kendi Varlıklarına köledirler.
Allah’ın şu âleme yani insana sunduğu hizmete hangi kul akıl erdirebilir, fakat hizmetin her türlüsünü de kuluna marifet ettirir.
O’ hep arka plandadır, tıpkı bir bilgisayarın işleyişi gibi. Ekrandan görünen görüntüler ile O’nu var eden cevheri yani ana kartı görünümüyle örtmektedir.
Kimi elektrik yani enerjiyle çalışıyor der, kimi indirilen programlarda keramet var zanneder. Hepsi ana karttandandır fakat hiç biri o değildir.
İlâhını yaratan insan çoktur, lâkin Allah’ın yarattığı İ’nsan azınlıktadır.
Bu ayrım dünyanın içinde olanlarla, evreni içinde taşıyanların kesiştiği noktadır.
Hem birbirinden ayrı, hem birbiriyle içiçe geçmiş yapılanmadır. İçimizdeki ve dışımızdaki âlem birbirlerine karışmayan anatomik, fiziki ve ruhani boyutları barındıran olağanüstü bir düzenin işleyişidir.
Bu karışımı sağlayan tek unsur birlerin bütünleşmesidir. Bir erkek ve bir kadının dışsal olarak birleşmesi bir şeyi ifade etmez, fakat birleşmenin yarattığı bütünleşmeye eriştiklerinde kendilerinden bir meyve elde ederler.
Mânevi, uhrevi birleşme de buna benzemektedir. Birleşme bir anlayışı ortaya koymaz, meyve yani anlayış bütünleşmenin eserinden doğan bir rızıktır.
Nimet ve hikmete erişmeyi dilemek bahçende (bilincinde) rızk aramaktır, rızkını yiyenler nimetlenir, bu dönüşüm hâlinin başlangıcıdır.
Bir anlayış içinde çiçek açmak güzeldir, kokusu rengi büyüleyicidir. Meyve vermek ikrama hazır hâle gelmektir. Kokunun rayihası geçicidir, bahçeden uzaklaşınca tesiri ve etkisi azalır.
Meyveyi yiyen artık ağacı değil, bahçeyi yani bilinçli bir anlayışı içinde taşımaktadır.
Kur’an’da geçen cennet bahçelerini ve oradaki ağaçlardan çeşit çeşit meyve yemeyi bir anlayış, hatta Hakk’ikat anlayışı olarak benimsemek cenneti yani kendimizi bilincimize yaklaştırmaktadır. Cennete girmek bilinçli bir İnsan olabilmektir.
Cennet bahçesi değilde cennet bahçeleri olması da manidardır. Tek ve büyük bir bahçe yoktur, bahçeler olduğuna göre bölükler vardır.
Nebe suresi 18. Ayet “O gün sûra üfürülür, siz de bölük bölük gelirsiniz.”
Herkes kendi bahçesinden yani bilincinden yürüyüş ve ilerleyiş yapacaktır. Ve bu da dünya üzerinde yaşarken vuku bulacaktır.
Bilincimiz cennet bahçesinin kendisidir. Düşürülme ve ya yücelme aynı bahçe yani bilinç içinde vuku bulmaktadır.
Hûd suresi 67, Ankebût suresi 37. Ayet’ullah’ta “kendi yurtlarında diz üstü çökekaldılar” ifadesi geçmektedir. Bu içsel bir hadisenin, bilinciyle ayağa kalkmamış, doğrulmamış ve yürüyüşe geçmemişlik ile bağlantılı ifadelerdir. Belki şeklende öyle kalmış olabilirler, fakat Kur’an mânâya alâka kurduğundan âyetlerin çoğunluğunu içsel, manevi yönlerinden ele almak gerekmektedir.
Maânâ her zaman okuyucuyu hedef alan bir özellik taşımaktadır, çünkü âyetlerden mânâ çıkaran okuyanın kendisidir.
Onlar yani cennet ehilleri, cehennemdekiler ile yan yana dip dibe konuşma mesafesi kadar yakın olacaklardır.
Cennet ve cehennemin aynı bahçede olduğunu kanıtlayan ve misali ile delil sunan ayet’ulllah;
Arâf 44- “Cennet ehli cehennem ehline, “Biz rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk; siz de rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslenir. “Evet!” derler.
Bu iletişim aynı mekanda oluşan bir konuşmadır ve insan diliyle anlatılmıştır. Dolayısıyla bu bedensel mekân içinde cennet ve cehennem oluşmaktadır.
Meşhur “mekânı cennet olsun” sözü de buna delildir. Ölülerden ziyade dünyaya yeni doğanlara söylenmesi gereken bir dileyiştir. Fakat cennet ve cehennem mekânlarını dünyanın dışına itip, yaşantımızın uzağında tuttuğumuz için cismi ölümle birlikte yeni bir mekâna gideceğiz gibi yanlış bir algı oluşturulmuştur.
Dünyayı yönettiğini zanneden kapitalist sistem, kimsenin özgür kalmasını istemez.
Çoğu kiliseler camiler ve ibadetin şubesi haline getirilmiş mekanlar, insanı esas merkezinden uzak tutmak için ele geçirilmiş yapılardır.
Burada yaşamamız gereken tüm hadiseleri ölümden sonrasına ertelememiz için insanlara telkinde bulunurlar ve sahte bir dünyevi özgürlük vaadiyle dini metinlerin ne dediğini anlatır, halbuki ayetler bize ne demek istiyor üzerinden anlaşılır hâle gelir. Dünyevi özgürlükten kastımız maddeyi yok etmek değil en aza indirgemektir. Olmazsa olur diyebileceğimiz herşeyi bizlere ihtiyacımızmış gibi pompalar. İçindeki boşluğu kendi ruhani varlığıyla dolduramayan bireyler maddeye yönelirler.
Ne var ki her türlü maddenin gelip geçici hazzı, o boşluğu dolduramaz. Halbuki İnsan boşluk içinde yaratılmamıştır. İçindeki hazineyi, kendini, varlığını keşfetmesi onu taşıyacak ve ahirete göç ettirecek cevheridir.
Tabiki isteyen istediğine inanç bağlayabilir, bizlerin Dost’tan yani yönlendirdiği içsel varlığımızdan öğrendiklerimiz bu anlayıştır ve Kur’an ile örtüşmektedir.
Sahabe ya da müşrikler Muhammed’e kimin ne zaman öleceği değil, kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar, “onu yalnızca Allah bilir” cevabını veriyor. Muhammed, Râsûl olmasına rağmen sınırlarını biliyor. Allah dostudur herşeyi bilir diye birşey yoktur, bu açıkça bir şirk ifadesidir.
Allah yerin ve göğün nurudur, Muhammed ve dahi âlemler o nurdan yaratılmıştır.
Allah’ın nurunu tamamlama dileği, İ’nsan’ın kemâlatını Muhammediyye nuruna erdirmesidir. Yoksa haşa İnsan’a bir ilâhlık atfetmek, yaratıcıya ortak koşmak değildir.
Allah dolayısıyla insanın iç varlığı, özü, mayası zaten ilâhlığı kabul etmemekle Lâ ilâhe İLLALLÂH zikrini her çağrıda, davette ezân ile günde beş kere ilân etmektedir.
Bu bakımdan Allah dostlarının taşıdıkları sorumluluk çok ince ve çok ağır bir yüktür.
Bu yükü hafifletmek Dost’un ve dostlarının söylediği gibi “Hakk Sen’de” kelâmıyla işareti kendinden kaldırıp karşıya çevirmektir.
Dost “bende bir şey yok” demesiyle yönelmiş olanlara soru işaretleri bırakır.
Bu soru dostu bir aynaya çeviren ve “ne görüyorsan kendinde ara” yönlendirmesidir.
Bir ayna buldum kendime, baktım ki benim dışımda her şey onun içinde.
Girdim yerleştim içine, şahitlik eyledim Kendi’me. Bana benim gözümle bakanlar, görür kendini bendinde.
Hocaların, papazların ya da dini otoritelerin başında sözcü olarak bulunan kişiler, manevi ve uhrevi tüm hadiseleri cismi ölüm sonrası ile bağdaştırıyorlar. Bunun vebalini Allah’a yani vakti geldiğinde iç varlıklarına nasıl verecekleri elbet onları bağlar, bizim söylediklerimiz de bizi bağlar.
Uhrevi bilinen ahiret yurduna bağlanış bilinç içinden geçerek seyr-ü sülûk dediğimiz seferi bir tarik yani yolculuktur. Dünyevi bağların koparılışı dolayisıyla dünyevi şey’lerin önceliğini kaybetmesidir. Bu uyanışı da sadece âlemlerin Rabbi olan Allah bilmektedir.
Çünkü âlemlerin Rabbi olan Allah her can’ın kendi iç varlığında kesb’edilecektir.
Aynı zamanda Araf 44 ayet’ullah’ı bir çok beşeri soruları da bertaraf etmeye yetecek kudreti taşımaktadır.
“Cennette sevdiklerimi görecek miyim”, “o cehenneme gitsin de onu görmeyeyim” “öbür tarafta buluşuruz” gibi cismi ölüm sonrası akibet arayışı beyhude bir arayıştır.
Çocukluk döneminde hiç bir insanoğlu içsel arayışın ehliyetine vâkıf değildir, buna ergenlik ve reşitlik dönemi de dahildir.
Bu dönemlerde insanoğlu dünyasını kurmak ve onu tanımakla meşguldür.
Ergenlik döneminde kadar ilâh figürünü ebeveynler üstlenir. Bu ilâhi üstleniş, Allah arayışına kapı açacak olan olmazsa olmaz düzenin bir parçasıdır.
İnsan, dışardaki herşeye baktıktan sonra kendi gizli hazine sandığını açma potansiyeline erişir.
İlk ilâh anne-baba, sonra arkadaşlar, ardından eş, çocuk, mal mülk, şöhret gibi bir çok badireli kademeler aşama olarak insanın önizlemini oluşturur.
Çocukluk döneminin geçişi bilindiğinin aksine yaşa bağlı olmayıp, Rabbini tanımaya yönelik atılan düşünsel adımlarla büyümektedir.
Kendini bilen Rabbini bilir sözü, Rabbini bilen kendini bilir olarak haklı bir sözdür.
Kendi kendini bilen, kendi kendine kalmaz, bu bir yanılgıdır.
Kendini bilmesi için her insanın bir diğerine ihtiyacı vardır.
Bu benzetme Allah’ın şanını şöhretini yegane mabud olduğunu gösteren delilidir.
Yaratmasaydı bilinmezdi.
Dünyaya bir çoçuk getirmeye niyet ettiğimizde bunu kimin için yaparız?
Peygamber dahi olsa önce nefsi için bunu ister, Rabbinden bir çocuk isteyip yerine vekil kalmasını dileyen bir çok peygamber hatta Râsûl olmuştur. O Râsûl’ünden çoçuk olmasa ya da Rabbinin irşadına mazhar olmasa haşa Varlık tükenir mi?
Tabiki hayır, hatta Kur’an’da sizin yerinize başka topluluklar kurarım diyen Rabdır.
Kimi mutasavvıflar Allah kendinde kendini bildi der, bu yaratıcı kudretin yaratmadan önce kendini Kendinde bilmesiyle karıştırılır.
O’nun İ’nsan’ı yüce bir makama yerleştirmesi Kendini o yarattığı İ’nsan üzerinden bilişidir.
Yaratılış içinde hangi insan yek başına kendini Kendi’nde keşfedebilir. İçinde bulunduğu âleme ihtiyacı vardır.
Allah ile İ’nsan arasındaki bilme ve bilinme farkı, insanın ihtiyaçlı O’nun ihtiyaçsız oluşudur.
İhtiyaçtan yaratılmadık bilmek ve bilinmek için yaratıldık. Vardık O’nun hâyali tahayyülünde kayıtlıydık ve kayıt O’nun dehlizinde kendiliğinden kendiliksizce var’oluştur. O’ yaratıcı kudretin esintisi de her solukta her hücremize nüfuz eden ilâhi nefestir.
Eğer Allah kendinde kendini bildiyse bilen ve bilenen olarak ilk ayrışma yani ilk yaratma kudretini sergilemiştir.
Bilinmek için yarattım diyen Varlık, açıkça bilinmek istemeyi murad etmiştir.
Bu noktada ilâh ya da ilâhlar varılacak son istikamettir, fakat Allah her şeyin başlangıcı evveli ve âhiri olmayan bir arayışın neticesidir.
Yaşını almış insanların dahi halâ başka formlarda ilâh arayışları devam etmektedir.
Bu çoçukluk döneminin içerde sürdüğü anlamını taşır.
Sorumluluk almak ve kendi ayakları üstünde durmak zahiri yaşantımız için mecburi bir tutum olarak dikte ediliyorsa, kendi bilincimiz içinde var’olmak ve içsel hareketlilik yani bilincimizin ayağa kalkması da bir zorunluluk taşımaktadır.
Karşınıza kanlı canlı bir Râsül de çıksa, onun yaşadığı hazzın, gayenin, manânın bir zerresi kalbimizi titremeyecektir.
Kalbimiz, ancak kendi içimizden esecek Hû nefesle titreyip ürperecektir.
Her insanın varlığı olan Allah kullarını arar, tıpkı bir Mürşid’in müridini araması gibi.
Mürşid’in müridini araması, iradeyi arayıştır.
İradesini müridin üzerinden sergileyip yaratılışın somuta yani yaşantıya dönüştirmesidir.
Allah’ın kullarını araması, iradesini kullanacağı müminlik anlayışıdır.
Allah neden kullarını arar, kayıp mı etmiştir ki arasın?.
Allah tüm benliği, belleği yani bilinci yükleyeceği kullarını arar. O’nun araması kaybettiğinden değildir, Kendini açığa çıkaracak, bilinecek ve bildirilecek gök ile yer arasında bağlantı kuracak bir ümmi yani akacak bir boş kap arayışıdır.
İnsan boş bir varlık değildir, boş kaptan kasıt dışardan akan bilgiyi boşaltıp içerden akan irfan ile doldurmaktır.
İrfan, daha insan yaratılırken mayayı tutturan çekirdektir, irfanımız olmasaydı ne bu alem, ne de iç alemimiz bizlere bir ışık yol gösterirdi.
İnsanı irşad eden irfanıdır..
Her ne kadar güzel isim, sıfat ve fiil varsa biliniz ki İnsan hepsinin mazharıdır.
Güzele dair ne varsa düşündüğümüz, sezdiğimiz, gördüğümüz ve bildiğimiz Sen’de değil mi?.
O’ güzeldir derken güzellik Sen’den değil mi?.
Kime neyi lâyık görüyorsan Sen’den değil mi?.
Allah kavramı sadece kudreti iradeyi değil, içinde barındırdığı güzellikleri de sunar..HŞY

