Manevi (ilmî) öğreticilik diye bir şey yoktur, manevi (varlığın ilmine) yönlendiricilik vardır, bunun mektebi dergâh’dır..
Yönlendirici bir zât kimsenin kolunun altına bir kitap sıkıştırıp başından savmaz, yönlendirici olan “Mürşid” yönelmek isteyene 7/24 eşlik etmektedir.
Bu bir taraflı olan bir yakınlaşma değildir, ikiyi bir edip tek vücûd olabilme hâlidir.
Yönelmeyen nasıl ki yönlendirilemezse, yönlendirelemeyen de yönelmemiş demektir.
Hakk’ikat’ten Mürşid’in söz ile verecek hiç bir şeyi yoktur. Kelâm derseniz Kur’an’dır, ondan da neyi ne kadar idrak edebildiğimiz müslüman toplumu olarak ortadadır.
Kelâm, müslim’iyet ile hidayete ermek için içsel varlığımızda kesbedilecek, varlığın hükmünü taşıyan mesajlardır.
Mesaj, bir hakikati anlatırken imâ yollu yani teşbihli, benzetmeli vurgulamalardır.
Kelâm’ı anlaşılmaz kılan üstüne giydirdiği harfler ve o harfleri kullanırken bir durumu hadiseyi ortaya koyan sembolik yollarla bildirilmesidir.
Kelâm (Semî) harfsizdir. Mürşid’in anlayışında hâl-kelâm çıplaktır. Üstüne gelen harf ilk örtüsüdür. Harflerle hadiseleri anlatmak, benzetmelere baş vurmaktır ki ikinci örtüdür. Karşıdaki nasıl anladı bu da üçüncü örtüdür. Herkesin anlayışı farklı faklıdır, bunlar da gölge oyunlarıdır.
Bir kelâmın aslından rücu edip gelmesi, aşağıya nüzul edişidir. Aşağıya indikçe kat kat üstüne giyinmektedir. Kelâm haşa varlıktan yere düşmez, o aslını yüceliğinde muhafaza eder, onu idrak ile akl’etmek yücelişin habercisidir.
Hani muhabbetlerimizde yedi kat semâdan bahsederiz, bunların her biri bir bilinci ve o bilinci akl’etmeyi simgeler, diyoruz ya, kelâm’ullah’ın bir diğer özelliği ise her katta bir mânâya soyunuşudur.
İşte bu mânâları kavramak için oraya yani kendi içsel bilinç varlığına yönelmek gereklidir.
Değişim ve dönüşüm dediğimiz nokta kişinin Hakk ile irtibatını, bağlantısını bu hakikatler üzre müşahade etmesidir.
Hakk’ikat’ten Mürşid’in yöneleni uğurlayacağı Hakk, yine Kendindeki Hakk varlığıdır. Bizlere Dost olmasının ve dostluk kurmasının sembolü olan sağ elini ve batıni olarak nitelendirdiğimiz avuç içini uzatması da bir Hakk’ikat’in eseridir.
Mürşid uzatır sağ avucunu, der ki; “gir içeri seyran eyle”.
Öpmek fiziksel temastır, “Muhammedî kokuyu çek içine”.
R’Ahmet Hakk’ın elindedir, “Dost O’nun elinden bir vesile”.
Tutuşan eller yakînliktir, “Rahmân ve Rahîm’e yakin eyle”.
Herkeste ayrı ayrı Hakk yoktur, Hakk Bir’dir.
Kelâmın söze bürünmesiyle Hakk ne eksilir ne artar, fakat dinler yani inançlar dediğimiz gerçeklik ortaya çıkar. “Senin dinin sana benim dinim bana” diyen Rasûlü Muhammed, “senin anlayışın sana benim anlayışım bana” demiştir.
Her yöneldim diyen kendini ve yönlendirici olarak benimsediği zâtı bu değer üzerinden teraziye koyabilir, inanç dinler misali şüphe ve sorgulama mekanizmasıdır, imân şüphe barındırmayan tekilllik noktasıdır.
Bu bakımdan kişinin bir dergâhın kapısına gelmesi bir şey ifade etmez, bakınız ki her yıl binlerce insan Kâbe’ ye, bilinen ilk dergâhın kapısına gider. Hac-ı ünvanı almaları külliyen zahiridir.
Hac uhrevi bir göçtür, miraçtır.
Hiç düşündünüz mü, Mekke’de ya da Kudüs’te yaşayan insanların hac vazifesi nedir?
Kâbenin karşı sokağında doğmak doğduğun an hac vazifesini yerine getirmek midir?
Öyle yani binlerce insan akın akın o mekânlara giderken diğer binlercesi gidemediğinden yakınır.
Muhammed’i varlığın miracı Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya olan sembolik anlatımlarla bezenmiş içsel bir tariktir.
Beden mabedinden ruhani mabedine tarik eyleyişidir.
Bir kâbeden yani düşünceden diğer bir kâbeye yani gönüle rücu eylemiştir.
Sembolik mekânlar yönlendici özellik taşırlar.
Kâbe’ye gittin geldin, ya da bir dergâha girdin çıktın, içinde bir hareketlilik ile değişim başladı mı?.
Dergâhların kurucusu zâtları Muhammed’i varlığın sembolik temsilcisidir. Hz. Muhammed de bedensel olarak varlığın sembolik bir temsilcidir.
Muhammed’i Mürşid Rabbiyeliği yani yönlendirici özelliğiyle Rabb isminin İnsan formunda karşılığını ifade etmektedir. Muhammediliğin olmadığı bedenlerde Rabb firavunluk içermektedir. Onun içindir ki âlemlerin Rabbi olan Allah’a yönelmek için Muhammedî varlığa yönelmek gereklidir.
Şimdi günümüze bir bakın tüm titr yüklü profesörler, ilahiyatçılar Muhammed’i makamı görmezden geliyorlar, o zaman şunu sormak icab eder, Muhammed’i varlık ve diğer peygamberler gelmeden önce de Allah Rabb anlayışı vardı. Neden Rabbi Muhammed’i kavmine elçi, haberci ve yönlendirici olarak gönderdi.
Peygamberlik bitti diyorsanız Râsûl’lüğü nereye konumlamdıracaksınız. Hadi hepsinden geçtik sizler neden bu konularda açıklamalar yapıp yönlendirmeler yapıyorsunuz, bu da bir yönlendiricilik değil mi?
Sahabe ya da muhibban anlayışına gelirsek sizleri sosyal mecralarda takip edenler de sizin sahabeniz muhibbanınız olmuyor mu?.
Velhasıl bu işler kıldan ince kılıçtan keskin meselelerdir. Hepimizin hesabı kıyameti gibi (sekeratta) ve sonra hüküm gereği kendi içsel varlığında dürülecektir.
Gerçekte bu tarz ilahiyatçı anlayışlarınıda doğru buluyoruz çünkü Hakk’ikat’e ve ayetlere sembolik kanlı canlı bedenen yaklaşıyorlar. Muhammed’i varlığı bedenen kabul eden ve O’nun varlığını bir bedene hapseden, hatta geldi gitti diyen bir anlayışın içinde olmadık.
Sembolleri ve formları aradan kaldırmanın önemi, içindeki varlığı müşahade etmekle Hakk’ikat’e erer. Halbuki Muhammed kendini aradan kaldırdığında Adem oldu, Adem’iyetliğini idrak ettiğinde Mustafa oldu, Mustafa Muhammedin Hakk olan yüzünü R’Ahmet’i üzerinden zuhur’a sundu..
Batınen dahi katmanlar perde perdedir, hangi perdeyi yırtarsan yırt Kendini R’Ahmet’in siretinden izlemektir..HŞY

