Kur’an’da defaatle geçen, “öğüt almaz mısınız?” ifadeleri, başkalarının üzerinden düşünüldüğünde öğütlükten çıkar.
Şu şunu yapmış, bu bunu yapmış diyerek öğüt alınmamaktadır..
Öğüt, tarik içinde alınır. İşlediğimiz hataları ya da kurduğumuz ünsiyeti Hakk’ikat’in eleğinden geçirmemizdir.
Öğüt, adı gereği her misali kendi düşüncemizde arayıp bulmaktır, yani bir nevi uyarıları içimizde öğütmek ve sindirmektir. Devamındaysa düşünceyi bu anlayışa göre dönüştürmek ve özünün akıttıklarıyla inşa etmektir.
Kur’an’da geçen her hadise tüm insanlık tarafından yaşanmaktadır.
Toplumsal ve evrensel yönü olduğu gibi şahsi ve içsel yönü de vardır.
Öğüt, sadece olumsuz davranışların uyarısı değildir.
Güzel ahlâkın da öğütleri ve uyarıları vardır.
Hz. İbrahim’in teslimiyeti veya Hz. Süleyman’ın hükümranlığı gibi.
“Onu da an, o çok iyi bir kuldu”, “Onu da an, o çok sabredenlerdendi” gibi tanımlar, güzel ahlâkın işaretleri ve kıssaları da öğütleridir.
Sadakat ve bağlılık en büyük öğütlerdir, ki teslimiyeti oluşturan unsurlardır.
Dostluk, yakinlik ve sevgililik de bu iki sabiteye dayanır.
İbrahim’in kıssasından öğüt aldık mı?
Neleri Allah yolunda kurban ettik?
Bu soruları ve sorgulamayı herkes kendi iç varlığında yapmalıdır. Amaç ve gayemiz haşa hesap sorma değil, bir hatırlatmayla Kur’an’ı varlığımızda canlı ve diri tutabilmek içindir.
Kur’an’da zikredilen tüm hadiselerin karşılığı bizatihi vücud bulmalıdır ki, öğüt tutulmuş ve vücuttaki varlığı etkisini yine dönüşen fertlerde göstermiş olsun.
Bu tamamen içsel bir dönüşümdür.
Halin hakikatini, O’ndan gerisi ve ötesi bilememektedir.
İnanan ve iman edenlerin tamamı kendi toplulukları tarafından dışlanmıştır, çünkü kalabalıkları bir arada tutan dünyevi ve maddesel heveslerdir.
Çoğunluğun, öğütleri kendine almayışı ve yaşamış zâtlar üzerinden değerlendirilmesi insanlığın en büyük gafletidir.
Hz. Muhammed’e gelene dek her fert önce bir Âdem’iyet sergilemiştir. Âdem ismiyle yaratılmak için yaratılmıştır, fakat aynı zamanda da her doğan bir insandır; Âdem degil, Âdem adayıdır..
Yaşayan ve belli bir süre sonra ölen, hiç yaratılmamış nice insanlar ve topluluklar vardır. Kur’an, bu vakaları helâk, yani ziyan olarak nitelendirir.
Biz kendi kendimize yazık ederek zulüm (haksızlık) ettik, ziyan olduk (dünyada ölü zaman geçirdik) ve neticesinde helâk ile hüsrana uğradık (vaad edilen ahirete hazırlanmadık) derler.
Bunun açılımı bir babadan olmuş ve bir anadan doğmuş olarak yitip gitmektir.
İşte onlar ölüm anında, “dünyada pek az kaldık” derler. “Zaman çok çabuk geçti, hiç bir şey anlamadık” diyecek olan da onlardır..
Çünkü Kur’an’ın, an’ın, delillerin ve ayet’ullah’ların, dolayısıyla âhir hayatın içine nüfuz edemediler..
Sonsuz, ezeli ve ebedi bir var’oluş için zaman isterse bin sene olsun, çok kısıtlıdır. Zaman dardır.
O’ Ru’Hû ilâhiye teslimiyet sunanlar, O’ndan ve O’nunla olmaklıktan başka bir var’oluş bilmezler. Onların bildiği tevhid’in mânâsıdır.
“SONUNDA O’NA DÖNDÜRÜLECEKSİNİZ”..
“Bilemezler” demiyoruz, “Bilmezler” diyoruz. Çünkü onlar tüm ilâhları bilerek reddedenler ve bu seçimi yapanlardır.
Bu seçim, ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmeleridir.
Çoğunluk der ki, “Zaten öldükten sonra ahirete gideceğim, neden burada böyle bir seçim yapıp ahirete burada hazırlık yapayım.?”
En büyük gafletten biri de budur. Teslimiyet, mecazi bir ölümdür ve bu ölümden, yani teslimiyetten sonra ahir hayatımız başlamaktadır.
Teslim edilen de öyle maddesel, bedeni bir şey değildir. O’nun sunmuş olduğu varlığıdır, yani Ru’Hû ilâhi nefesin varlığıdır.
Yol çok uzun, çok meşekatlidir.
Çoğusu bu emaneti taşımamaktadır. Dolayısıyla neyi teslim edeceğini de bilmemektedir.
“Topraktan geldik toprağa gideceğiz” diyen zihniyet, nefesin varlığını nereden bilsin.
Biz topraktan gelmedik. Biz, O’ Ru’Hû ilâhi nefesten süzüldük ve bu âleme indirildik. Yeniden bu âlemin elbisesini üzerimize giyindik, giderken de soyunup gideceğiz. Buraya ait olan, burada kalacaktır. O’na ait olan nefes, Ruhuna karışacaktır.
Onlar bilirler ki, bu ne körü körüne inanç, ne de körü körüne bir imandır. Nereden bilirler derseniz, siz de bir an gelecek ve bileceksiniz.
Sonunda O’na döndürüleceksiniz.
Hiç bir kulun, Resûl’leri dahil, O’nu ispat etmek gibi bir çabası ve gayreti olmamıştır. Çünkü O’, delillerini O’na yönelenlere gösterir.
Allah’a yönelip de devrin Resûl’ünden delil ve ispat isteyenler, Hakk’ikat’ten yönelişlerini yeniden kıyam’et’tirmelidirler..HŞY

