Maneviyatı geçmişin kelimelerini ezberleyip satmaktan ibaret görmek, insanı bizzat o dirilik kaynağından koparır. Bugün ortada dönen süslü anlatımların asıl problemi, doğrudan bir idrak tıkanıklığı ve şuur bulanıklığıdır.
Bir başkasının bizzat yaşayıp müşahede ettiği hakikati kendi diline dolayanlar, sadece boş bir odada kendi sesini duyan yankılardan ibarettir. Kendi iç’sel kaynağı devreye girmemiş, kalbinin kanalları açılmamış bir insan ne kadar büyük laflar ederse etsin, ortaya diri bir anlayış çıkmaz, çünkü ölüden diri doğmaz.
Bu kur’an’da geçen o ayet’ulah’a benzer;
Yasin 12 “Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların önceden yaptıkları her işi ve geride bıraktıkları bütün eserlerini (izlerini) de biz yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfûz’da) kaydetmişizdir.”
Titr sahibi olan kişilerin çoğu ölüden diri çıkarma operasyonudur.
Bu idrak tıkanıklığı, insanın o dikey bağla, yani Cemâl varlığıyla kurması gereken canlı teması tamamen keser.
Şuur kaybı tam olarak burada kendisini gösterir, kişi taklit ettiği zâtın kelamını anlatırken kendisinin uyuduğunu, ortada öz’gür (ruhanî) bir düşünce olmadığını fark edemez.
Oysa her anın tecellisi yenidir ve uyanış ancak o anın akışına bizzat şahit olmakla başlar.
Referans noktasını, o canlı kontağı kendi kalbinde bizzat ateşleyemeyenlerin yolu, o irfani düşüncelerin ve kelamların gölgesinde kalmaya mahkumdur.
İşte tam bu noktada, o tıkanan kanalları açacak ve şuur kaybını ortadan kaldıracak yegane anahtar, diri bir Allah Dostuna, yani bir Dost Cemâl’i varlığına intisap etmektir.
Okumuş bilgili insanların bu gölge üzerindeki oyunları halka indikçe kendisini “atalar dini/anlayışı” olarak gösterir. Biz anne babamızdan böyle gördük demek, Kur’an’ın Rahman ve Rahim varlığına tezatlık oluşturur.
Arif’ane gönüllerin ana-babası Rahman ve Rahim sıfatlarının onda tecelli edişidir.
Velhasıl, insanın kendi çabasıyla o ezber zincirini kırması ve taklit hapishanesinden çıkması neredeyse imkansızdır, çünkü kendi gölgesine basarak yükselmeye çalışan zihin, yine kendi bildiği kavramların içinde döner durur.
Oysa diri ve hayy ol’an Cemâl aynası bizlere bilmediklerimizi yani harfsiz şeksiz olan öğretileri aşılar.
Bunun kabulü birhayli zordur, topluluklar sizi afaroz eder, bu da nerden çıktı derler, çünkü onların bildikleri öğrendikleri anlayış tehdit altındadır, kimse anlayışı ölsün istemez, bunun için yeni ol’an anlayışlar eski dogmatik öğretilerde kabul görmez.
Az ve öz oluş ve mü-minliğin imana giden yolunda az’lık hakikati bununla açıklanabilir.
Diri bir kaynağa ulaşmak, ancak o akışa bizzat sahip olan, o kanalı canlı tutan bir rehberin elini tutmakla, yani ona intisap etmekle mümkündür.
İntisap, sadece bir isme veya bir kuruma kaydolmak değil, o Cemâl varlığıyla kurulan en canlı kontaktır.
Bahsettiğimiz o dikey bağ ve referans, Dost varlığının kalbinden kişinin kalbine akan diri bir titreşimsel enerjidir.
Onlar bir’birlerini kilometrelerce uzaktan hisseder ve iç’sel bağlantı kur’an’lar için mesafeler sadece bir an demi kadardır.
O Dost ki, talebesinin önündeki idrak tıkanıklıklarını eritir, onu laf ebeliğinden ve başkalarının kelamlarını taklit etme acziyetinden kurtarır.
İntisap’dan öte kalbi biat veren kişi, artık kitaplardan okuduğu “ölü” bilgileri değil, o Dost vasıtasıyla bizzat müşahede ettiği “diri” hakikati konuşmaya başlar, çünkü o kanal vasıtasıyla kaynağa doğrudan bağlanmıştır.
Şahsiyetlerin gölgesinde kalmak yerine, O’nun nuruyla kendi içsel düşünce ve şahsiyet kaynağına ulaştırılır.
Bu biat bağı kurulduğu an yaşanan o ilk kırılma, insanın kendi içinde kopan bir kıyamettir. Gerçek teslimiyet, kişinin bugüne kadar gerçek sandığı tüm dünyevi algıların, kalıpların ve zihinsel illüzyonların bizzat o Dost varlığının karşısında yerle bir olmasıdır.
İnsanın kendi küçük dünyasını ayakta tutan sahte dağlar sarsılır, taklitle örülmüş gökyüzü yarılır ve dünyevi olanın o geçici, donuk algısı bütünüyle çöker. İşte bu kıyamet anında, o dikey kanal vasıtasıyla kalbe üflenen diri ruh, kişiyi başkalarının gölgesi olmaktan çıkarıp kendi öz’gür kaynağıyla buluşturur.
Artık o andan itibaren kulakların duyduğu değil, kalbin bizzat şahit olduğu bir idrak dönemi başlar, dünyevi algıların enkazı altından, o anın ezeli diriliği “kulum” dediği vücuttan kalkar.
Bu enkazın altından doğan yeni İ’nsan için, sarsılan dünyevi algıların yerini ölmeden önce ölme hakikati alır.
Bu ölüm, biyolojik bir son değil;, nefsin taklitçi yapısının, sahte benlik-ego iddialarının ve dünyayı salt maddeden ibaret gören yanılsamaların Dost varlığının huzurunda ebediyen can vermesidir.
Kişi, kendi şahsi varlık iddialarından soyunup o rehberin nefsinde fani olduğunda, aslında asırlardır anlatılan ama kendisinin hiç tatmadığı o hakikate uyanışın kapısından geçer.
Ölmeden önce ölen bir kalp için artık ne geçmişin nakledilen kuru sözleri bir prangadır ne de geleceğin dünyevi endişeleri bir yüktür.
O Dost’a teslimiyetle can veren ruh, artık her anı diri, her nefesi taze olan melekût aleminin uyanıklığına bizzat kavuşur, nitekim ölüden diri çıkmaz ama ölen benliğin içinden, Allah’ın o ezeli ve ebedi şuur kaynağı kulları üzerinden bizzat yaşam içine akan Hayy’at’ın R-Ahmet pınarı olur.
İşte bu şuur kaynağına kavuşarak Arif sıfatını kuşanan zâtlar, artık o taklit ortamlarına ve o meydanlarda ezberden konuşanlara bambaşka bir gözle bakar.
Arif, kürsülerde “şu zâta göre, bu anlayışa göre” diyerek başkalarının mirasını tüketenlerin aslında nasıl büyük bir susuzluk ve şuur kaybı içinde uyuduklarını derin bir şefkat ve sükût içinde seyreder.
Onların ölü sözlerle diri bir maneviyat inşa etme çabasını, canı olmayan bir bedene can üflemeye çalışmak gibi görür. Taklitçiler kelimelerin gölgesinde kavga edip dururken, Arif bizzat o kelimelerin doğduğu güneşi müşahede etmektedir.
O, kendi içsel kaynağıyla ve Dost varlığıyla o kopmaz bağı kurduğu için, artık taklit edenlerin onayına, övgüsüne ya da zihinsel kalıplarına ihtiyaç duymaz. Dünyevi algıların enkazından sağ çıkan Arif için taklitçilerin dünyası, sadece uykuda olanların birbirine rüyalarını anlatmasından ibarettir.
Bu büyük dönüşümün ve tahkik yolculuğunun nihai mühre ulaştığı yer ise Arif’in kalbinde açılan basirettir. Basiret, baş gözünün yanıldığı, taklitçi zihnin tıkandığı yerde, eşyanın ve olayların arkasındaki o saf hakikati, yani Cemâl varlığının her andaki tecellisini doğrudan görebilme yetisidir. Artık Arif için dünya, sadece zahiri bir kabuktan ibaret değildir, o, basiret gözüyle her yaradılışın ardındaki o ezeli çiftliği, Rahman’ın kuşatması altındaki Rahimiyet sırrını bizzat müşahede eder. Taklit ehli kelimelerin harfleriyle oyalanırken, basiret sahibi Arif o harflerin can bulduğu diri kaynağın tam merkezinde durur. Böylece taklitten tahkike geçen bu yolculuk, basiretin o ışıldayan nuruyla iz’leri belli eder, zira basiret, kulun kendi karanlığından sıyrılıp, Dost’un gözüyle aleme bakmasından başka bir şey değildir.
İllâ İLLALLÂH HÛ..

