Mülk alemindeki bütün ikilikleri kalbî bir tevhid gerçeğinde eriterek “Dışarıda hiçbir şey yok, her şey içeride” hakikatini kavramak gerekir.
Bu derinlikte cin, insanın (damlanın) henüz toprağa kavuşmuş balçığın o ağır kesafetine bürünmüş halidir, kendini varlık’sal olarak bilmez, ele avuca gelmez, vesveseye ve şehvete açık olan ham enerjidir, yani nefsin emmâre ve levvâme boyutundaki o şekile gelmeyen çalkantısıdır.
Kur’an’da işaret edilen o çamur ve balçık evresi, ruhun maddeleşerek kesafet kazanmasını, yani form bulup katılaşmasını anlatır, işte bu ağır kesafet sınırından önce var olan o uçucu, ele avuca sığmaz dürtüsel boyut insanın içindeki cin evresidir.
İ’nsan Kur’an’ın ifadesiyle bir su damlasından var edilirken, bu değersiz görünen damlanın özüne o latif, ruhi ve ilahi nurun üflenmesiyle hakiki varlığını bulur, bu akışkan ve berrak su damlası, ilahi nurla buluştuğunda katı balçığın ağırlığını aşarak kemalatın ilk kıvılcımı ve başlangıcı hâline gelir.
İnsan, kendi içindeki bu “görünmez ve tanımlanamayan” dürtüsel enerjiyi, yani cini, balçığın karanlığından çıkarıp o su damlasındaki latif ilahi nur ile terbiye edip sabitlediğinde ancak “insan” suretine ve sîretine bürünür.
Bu dönüşüm, varlığın kendi içindeki dikey hicretidir ve bu hicrette mahlukluktan kâmilliğe geçiş, içteki Rahman tecellisinin keşfiyle başlar. Unutulmamalıdır ki insanlığa rehber olarak gönderilen Peygamberler ve Râsûlleri de mülk alemindeki bu mertebelerden bizzat geçerek, beşeriyetten risalet ufkuna yürümüşlerdir.
Onlar, içlerindeki o ham ve gizli enerjileri tamamen Hakka ram ederek, insanlığa seyr-u sülûkun canlı yönlendiricisi olmuşlardır, vahyin nüzulünden önce yaşanan o yalnızlıklar, mağara sığınışları ve içsel muhasebeler, aslında bu evrelerin aşılma ve arınma sancısıdır.
Ancak bu keşif durağan bir menzil değildir, seyr-u sülûkun bitimsiz katmanlarıdır, çünkü sonsuz olan Zat’ın tecellileri de sonsuzdur ve her mertebe bir sonraki mertebenin perdesi, yani bir nevi örtüsü ve “cin”idir.
Kul, isimlerin ve sıfatların katmanlarını aşıp R-AHMET (Rahmet) boyutuna, yani varlığın özündeki mutlak merhamet ve var etme enerjisine ulaştığında, artık zaman ve mekân sınırlaması olan mushafın lafzından ziyade, o lafzın membaı olan “canlı Kur’an” boyutuyla, yani göğsünde her an doğan ve akan Nûr-u Muhammedî ile konuşmaya başlar.
İşte bu “an demindeki tebliğ”, Hz. Ali’nin “Ben konuşan Kur’an’ım” dediği, her nefesten Hak kelamının duyulduğu, denizlerin ve ağaçların yetersiz kaldığı o tükenmez ayet’ullah’lar denizidir.
Bu deniz o kadar azametlidir ki, orada benlikten ve nefsani arzulardan eser kalmaması gerekirken, hâlâ keramet, uçmak, kaçmak veya mucize gibi olağanüstülüklere takılanlar, aslında sonsuz ummanı bırakıp sığ bir su birikintisindeki parıltıya aldananlardır.
Onlar kulluğu Hakk için değil, egolarını tatmin edecek, kendilerini başkalarından üstün kılacak bir “güç ve gösteriş” aracına dönüştürdükleri için, ihlas sınırını yırtıp dışarı fırlamış, yani fısk ve fasıklık çukuruna düşmüşlerdir. Çünkü hakiki arif, en büyük mucizenin bizzat “var olmak ve nefes almak” olduğunu bilir, o, Hakk’tan Hakk’kı ister, Hakk’tan gayrı ne varsa (buna kerametler de dâhil) hepsini birer imtihan perdesi görerek elinin tersiyle iter ve sadece mutlak istikameti, yani o anın içindeki saf rızayı ve kulluk bilincini seçer. Nihayetinde insan, balçığın kesafetinden süzülüp nurun letafetine erdiğinde anlar ki, yola çıkış da yolda oluş da yoldan sapış da tek bir hakikatin kendi içindeki devranından ibarettir.
İllâ İLLALLÂH HÛ..

