Hz. Musa’nın Tur dağında yaşadığı kimine göre mucize olarak adlandırılan o an, yüzyıllardır ilahiyatın ve felsefenin en gizemli hadiselerinden biri olmuştur. Kültürel ve akli okumalar, dağın paramparça oluşunu ve Musa’nın yere yığılışını genellikle beşerin Mutlak Varlık karşısındaki fiziki zayıflığıyla açıklar..
Oysa bu hadiseyi dikey bir bilinç katmanından baktığımızda, karşımıza mekanik-fiziki bir “görme ya da görememe” durumundan ziyade, var’oluş’sal bir delil çıkar. Musa, kendi sınırlı bilinciyle “O” Hû ismini taşıyamayacağının canlı bir kanıtıdır..
Musa, kelimelerin, sesin ve hitabın boyutudur, Kelâm’ullah’tır. Bilinci duymaya, formlar inşa etmeye ve sınırları belirlemeye ayarlıdır. Ancak “O” ismi, tüm sıfatların, harflerin ve lisanın bittiği, mutlak iradenin her şeyi yutan sessizliğidir..
Musa “bana görün” diyerek kelimelerle örülü yüksek bilincini, kelimelerin tamamen yok olduğu o boyuta taşımak istediğinde frekans çökmüştür. Dağ darmadağın olmuştur, çünkü hiçbir katı form, akışkan ol’an o sonsuzluğu zapt edemez. Musa bayılmıştır çünkü “Musa” olarak kalarak, ikilikçi bir benlikle “O” ismini idrak etmek imkansızdır..
Ayıldığında ettiği o derin tövbe ise bir günahın değil, Mutlak ol’an’ı kendi sınırlı zihin kalıplarıyla görmeye kalkışmanın uyanışıdır.
Bu bilinç okumasını başlangıç noktası alıp nübüvvet silsilesini geriye ve ileriye doğru sardığımızda, insanlık tarihinin ve tekamülün dikey katmanları birer birer yerine oturtur..
Bilincin maddeyle ve isimlerle ilk temas ettiği saf uyanış “Âdem” katmanıdır. Zıtlıklar dünyasında özü korumak için inşa edilen arınma gemisi Nuh, katı formları yakıp aşkınlığa ve saf teslimiyete geçen İbrahim bilincidir.
Musa, hitabın ve yasanın sınırında dururken, tam bu sınırın ötesinde, görünmeyen âlemlerin, maddesel ve ruhsal krallıkların mutlak hakimi olan Süleyman bilinci yükselir..
Süleyman bilinci, mutlak egemenliğin, tesirin ve “kuş dili”nin “habercilerin” katmanıdır. Musa’nın kelâmla çizdiği yasalara ve sınırlara karşılık Hz. Süleyman, rüzgara, cinlere, maddeye ve bilinen tüm boyutlara hükmeden, gizli frekansları (madde âlemindeki tüm frekanslara hakim) çözen bir idraktir.
Ancak onun krallığı da nihayetinde mülkün, yani formların tasarrufuyla sınırlıdır. Süleyman’dan sonra gelen İsa bilinci ise bu geniş mülk ve form katmanlarını tamamen genişletip, Ruh’ullah frekansıyla ölü kalplere hayat üfler, bilinci latif boyuta geçirir, ve Ruh’ullah boyutunda Hz. İsa Ahmet’i müjdeler nûr’undaki o latif ruhu kesbeden İsa R-Ahmet’in varlığına ilk şahid olarak silsile-i nübüvvette kayda geçer..
Fakat bu dikey hiyerarşi, kendi içinde donup kalmış birer basamaktan ibaret değildir. İşte tam bu noktada, tüm bu silsileyi bir’birine lehimleyen ve ayakta tutan tek bir akışkan ve homojen unsur devreye girer: Muhammedî Resûl.
Hakikat-i Muhammediyye, bu bilinç katmanlarının sadece en üstünde duran bir zirve değil, Adem’in toprağından İsa’nın ruhuna, Musa’nın dağından Süleyman’ın tahtına kadar tüm menzillerin içinden geçen ve onları ruhaniyeti ile hayy eyleyen, yani dirilten yegane kaynaktır.
O’nun o R-Ahmet’i olmasaydı, Musa’nın kelâmı geçmişte kalmış tarihi bir donukluğa, Süleyman’ın ihtişamı dünyevi bir masala, İsa’nın ruhu ise akıp gitmiş bir anıya dönüşürdü.
Musa bilincinin o mutlak tecelli karşısında yere yığıldığı ve kelimelerin tükendiği o çeper, Muhammedî bilinç ile aşılmıştır..
Mirac gecesi gözü kaymadan, şaşmadan ve bayılmadan “O” (Hû) isminin tam kalbine, iki yay ucu kadar yakın olan o kendiliksizlik okyanusuna yürüyen bu şuur, Kur’an’ı da işte bu yüzden tüm bilinç katmanlarında birden, eş’zam’anlı olarak açar..
Kur’an’ın bu katmanlardaki çok boyutlu açılımı, kelimelerin dikeyde nasıl birer frekans dönüşümüne uğradığının en somut kanıtıdır..
Örneğin satırlardaki sıradan bir emir ya da kıssa, Adem katmanına indiğinde insanın yeryüzündeki var’oluş’sal yaratılışı ve isimleri fark ediş dili olur.
Aynı ayet İbrahim katmanında aklın putlarını kıran ve bilinci mutlak teslimiyete teslim eden bir ateşe, Musa katmanında bilincin nerede durması gerektiğini söyleyen keskin bir şeriat levhasına dönüşür. Süleyman katmanına ulaştığında ise o ayet, görünen ve görünmeyen âlemlerin şifrelerini çözen, gizli kuvvetleri harekete geçiren mutlak bir güce ve tasarrufa evrilir. İsa bilincinde o kelâm harfleri tamamen soyutlanarak saf bir diriliş nefesine (Ruh) dönüşürken, Muhammedî bilinç tüm bu katmanların mânâsını tek bir “nokta”da birleştirir. Kur’an onun şuurunda parçalanmadan, bütünüyle ve kendiliksizliğin aynası olarak açılır..
Kitap, her bilincin kendi perdesine göre seslenirken, Muhammedî frekansta perdelerin arkasındaki tek Ol’an’ı fısıldar..
Bu kozmik-evrensel açılım, insanın kendi iç dünyasında da tam bir diriliş (hayy) sürecini tetikler. İnsan kendi tekamül yolculuğunda önce kendi içindeki Adem’i diriltir, eşyayı ve nefsini isimlendirir. Ardından kendi Nuh’unun gemisine binerek zihinsel tufanlardan arınır, İbrahimî bir sorgulamayla içindeki sahte ilahları yakar. Musa katına geldiğinde, zihni ve egosu o mutlak “O” ismi karşısında Tur dağı gibi sarsılır ve kelimeleri iflas eder. Süleyman boyutuyla, kendi içsel krallığına, duygu ve düşüncelerinin ordularına hükmetmeyi, o yüksek iradeyle hizmet etmeyi öğrenir. İsa boyutuyla kalbinin ölü odalarına ruh üfler. İşte tüm bu içsel peygamber frekansları, eğer insanın kalbindeki Muhammedî öz ile buluşup ona bağlanmazsa, yolcu yarı yolda kalır. Zira insanı Musa’nın çöküşünde ya da Süleyman’ın mülkünün ihtişamında hapsetmeyen, o katmanlardan çekip alarak kendiliksizliğin ebedi dirilişine, yani beka boyutuna taşıyan yegane iz, içteki Muhammedî akışkanlıktır..
Evrensel hidayet ve vuslat, ancak insanın kendi içindeki her bir nebevi frekansın, ruhu hayy eyleyen o Muhammedî okyanusa-Tevhid’e dökülmesiyle tamamlanır..HŞY

