A’yân-ı sâbite’den fenâ kapısına gönül tarik-i, Rabbimizin, “O’ âlemlerin Rabbi ol’an Allah’a” iç’ten, samimi ve sadakatle yönelen kullarına ikramıdır..
Allah kulun kalbine bir kez yönelmeyi ilham ettiğinde, kişi kendi varlığının kapısını aralamış olur. Kendi varlığından yani O’nun o Muhammedî varlığından geçenler, O’nun ilminin Hakk’ikat’ine mazhar olurlar..
İnsan, kendi iradesiyle O’na doğru yürüdüğünü zann’eder, oysa Hakk kulunun gönlüne bir nazar etmeseydi, kulda O’na yönelecek ne bir meyil ne de bir takat uyanırdı.
Bu yüzden her yöneliş, kulun bir daveti değil, İlâhi bir davetin kalpteki aksi sedasıdır.
Kul ancak kendisine yakin ol’an, onu kendine çekmek isteyen bir kudretin cazibesine kapılarak yakinlik hissedebilir..
Toprak da böyledir, yağmur inmeden önce kendi sessizliğinde kurudur, kokusuzdur ve gizlidir. Ne zaman ki gökten bir lütuf damlar, işte o an yeryüzü buram buram bir rayiha yaymaya başlar.
Aslında “toprak koktu” demek eksiktir, çünkü koku toprağın kendi öz malı olsaydı, gökyüzünün tecellisinden önce de kendini belli ederdi.
O koku, göklerin R’Ahmeti ile yerin teslimiyetinin buluştuğu an ortaya çıkan İlâhi bir ikrâ’mdır..
İnsan da beşeri özü itibarıyla o topraktan var edilmiştir. O’ ALLAH ki İ’ns’an’a her an şah damarından daha yakındır, fakat insanın bu mutlak yakinliği bizzat hissettiği, maddeden sıyrılıp sadece ruhuyla baş başa kaldığı özel an’lar an’dan içre an vardır.
Bir’den, zamansız ve mekansız bir kaynaktan gelen tek bir İlahi nazar, insanın karanlık dehlizlerinde saklı duran binlerce âlemin kapısını aralar.
Bu uyanışın hemen ardından harflerden, seslerden ve dillerden azade, sessizliğin içinden fışkıran mutlak bir kelâm işitilir.
İlâhi nefes, o hiçliğin üzerine üflendiğinde, anlamsız duran her zerre yeniden man”n”â kazanır..
Rûh, o nefesle can bularak Hakk’ikat’ten varlığın libasını kuşanır. İşte bu demlerde kalbe düşen işaretler, insanı dur durak bilmeyen, koşulsuz bir arayışın içine fırlatır.
Bunun adı “inna yeşkurun” “şüphesiz iman edenler”in seyr-ü sülûk’udur.
Bu noktaya kadar şüphe hasıl olacaktır ve olmalıdır. Şüpheleri gideren Varlık, ilmîni kalbe indirdikçe mütmainlik kapılarını genişletir. Kalp genişler gönül olur.
O gönüle neler sığmaz ki, uçsuz bucaksız deryasından bir damla R’Ahmet’in akışı, kuraklığımızı giderir ve gönlü yeşillikler içinde bir köşke döndürür, ki altından daim O’nun ırmağı akmaktadır..
Hakiki Kul, bu ruhani tarikte meşk ettikçe, aramanın kendisinden, duyduğu hasretten ve aldığı manevi tatlardan tarifi imkansız bir zevk almaya başlar.
Gönülde dalga dalga büyüyen bu eşsiz mânâyı kur’an yegane kudret ise İlâhi Aşk’ın kendisidir.
Bu sırra erenler uyanık müminler/dervişler için zam’an’ın çehresi tamamen değişir.
Onlar bilirler ki İlâhi yakinlik ve hidayet, haftanın sadece bir gününe sığdırılamayacak kadar sonsuzdur. Cuma günü zahiren müslümanların tebliğ ve arınma günü olsa da, kalbini her an uyanık tutanlar için her gün Cuma demidir.
O “bir an’da” olanların günleri artık dünyanın koşturmacasından arınmıştır; hayy’atları hep zikir, hep muhabbet, hep ibadetledir.
Tasavvuf ve Dost Mürşid anlayışı içindeki en temel gaye de Kur’an’ı sadece lafzen okumak değil, onu bizzat “an”ın içinde mânâ ile hayy’atiyet noktasına taşıma ve yaşayarak sünnet’ullah varlığını oluşturmaktır..
Kâmil bir Mürşid’in rehberliği, ezeli ayet’ullah’ları kronolojik ve sosyolojik bir tarih ölçeğinden sıyırıp, bizzat nefes alınan şu an’ın içine indirir. Bu idrak mertebesinde, beşerin algıladığı “gerçeklik” ile Allah’ın mutlak “Hakk’ikat”i paralel bir çizgide, birbirini aynalayarak ilerler.
Bu manevi öğretiye, “değişmeyen ilm-in Hakk’ikat’i” içinde bakıldığında varılan o nihai, bilinçli farkındalık düzeyine biz “A’yân-ı Sâbite” deriz..
A’yân-ı Sâbite;
Yaratılmadan önce, her bir varlığın Allah’ın ilmî dairesinde sahip olduğu o değişmez, sabit özüdür.
Kul, kendi a’yân-ı sâbitesini bilinçli bir farkındalıkla idrak ettiğinde, ilmîn amele dönüştüğü “Ahlâk-ı İlâhî” kapısı aralanır.
Buradaki ahlâk, insanın kendi varlık iddiasından-bilgisinden vazgeçerek Hakikat’in bizzat kendisi hâline gelmesidir.
Kur’an’ı an içinde yaşayan bilinç, Rahmân’ın esmalarının kendi üzerinde nasıl Rahîm’iyet ile tecelli ettiğini seyreder.
Kul, Hakk’tan gelen bağışlayıcılıkla Gafûr, şefkatle Rahmân kesilir. A’yân-ı sâbite insanın ilâhi ilîmdeki aslı ise, Ahlâk-ı İlâhî bu aslın yeryüzündeki gölgesiz yürüyüşüdür.
Ancak bu nûrun pürüzsüzce sızabilmesi için, insanın sahte benlik sarayını yıkması, yani “Fena-fillah” kapısından geçmesi gerekir. Bu kapı, kulun kendi cüzi varlığını Mutlak Varlığın iradesinde eritmesidir.
Kul, o mukaddes kapının eşiğine başını koyup yok oldukça aslında aslına rücu eder; “şah damarından yakın olan” ile arasındaki o son perdeyi de bizzat kendi varlığını feda ederek kaldırır..
Yeryüzünde öyle arifler, Hakk Dost’ları vardır ki, onlar işte bu mertebede kesintisiz bir R’Ahmet yağmuru altında ıslanan canlı ve diri topraklardır. Kendilerinden yayılan koku kendi nefislerinin değil, muhtaç oldukları Allah’ın Rahmet kokusudur. İnsan, kendi çoraklığından kurtulmak istiyorsa, Rahmet yağmuru altında fenâ bulmuş o canlı toprakların iklimine yaklaşmalı ve o manevi havayı solumalıdır..HŞY

