Tarama deneyiminizi geliştirmek, kişiselleştirilmiş reklamlar veya içerik sunmak ve trafiğimizi analiz etmek için çerezleri kullanıyoruz. "Kabul Et"e tıklayarak, çerez kullanımımıza izin vermiş olursunuz. Çerez Politikamız
Kabut Et
YabendeYabendeYabende
  • Anasayfa
  • Hakkımızda
  • Yazarlar
  • Köşe Yazıları
    • Tasavvuf
    • Felsefe
    • Tarih
    • Kültür / Sanat
    • Diğer
  • İletişim
Okunuyor: DİN AHLÂK DOĞURMAZ FAKAT HER AHLÂKLI İNSAN BİR DİN SAYILIR..
Giriş Yap
Bildirimler Daha Fazlası
Font ResizerAa
YabendeYabende
Font ResizerAa
Arama
  • Anasayfa
  • Hakkımızda
  • Yazarlar
  • Tasavvuf
  • Felsefe
  • Tarih
  • Kültür / Sanat
  • Diğer
  • İletişim
Giriş Yap
Bizi Takip Edin
© 2024 Yabende
Yabende > Uncategorized > DİN AHLÂK DOĞURMAZ FAKAT HER AHLÂKLI İNSAN BİR DİN SAYILIR..
Uncategorized

DİN AHLÂK DOĞURMAZ FAKAT HER AHLÂKLI İNSAN BİR DİN SAYILIR..

Harika Bolga
Tarih: 04/07/2026
Harika Bolga 15 kez okundu

Seven ve sevilen kullar bir din’e sahip olanlar değil, ahlaki değerleri içinde barındıranlardır.

Dinler, kitaplardan algılanan kısımları içerir, bunlar kitabi bilgilerdir. 

Kur’an’a yapışmak, yönlendirici yapısıyla nas’ihat’lardan öğüt alarak Muhammedî varlığımıza içsel mânâda ilişmemizi sağlar. 

Muhammedî Varlık anlayışında Allah Dostları din tüccarları değildir. 

O’nlar dini değil, Allah’ın varlığını varlığındaki delillerle (içsel tecrübeleriyle) dillendirirler. 

İsa’yı anlatan bir papaz dincidir.

Muhammedi anlatan bir imam dincidir.

Dost bu anlatımlardan geçmiş, varlığındaki Hakk anlayışını muhattap olanın Hakk’ını işaret ederek anlatmaktadır.

Şahsiyet olarak Muhammedin Allah’ını ilmi tecrübe-hâl etmesi bakımından ondan gayrısı bilemez.

Müşrikler, Kur’an ayetlerini Râsûl’ü Muhammedin uydurduğunu iddia etmişlerdir. Râsûl’ün müşrik topluluğa “Siz de benzer bir delil-ayet getirin de görelim” diyerek cevap vermiştir.

Bugün de aynı düşünceler mevcuttur, ilmin hakikatini sunan bir anlayışa “Nereden duydun, hangi kitabı okuyorsun” gibi söylemler nereden uyduruyorsun tanımına yakındır. 

Papaz ve imam için okuduğunu anlatmak kolay bir iştir. 

Zor olan varlığına akışta olan ilmi, bilgiye dönüştürmektir. 

Muhammedi varlığın yaşantısı Dost’a ancak bir kılavuzdur. Birebir aynısı olmayacaktır. Benzerlik dediğimiz bir’lik, her bir’in ilâh anlayışının kendi şahsına münhasır oluşudur. 

Tevhid bir’dir, anlatım yani örneklendirme Dost’un içinde bulunduğu coğrafya ve topluluğun ihtiyaçlarına göre değişebilir.

Dost varlığı Kendini göz ile okunup dille anlatılan din ile değil, Muhammedi varlığının ahlâkıyla kontrol eder. 

Çünkü göz an gelir şaşı bakar, dil an gelir peltekleşir. 

Bir dine mensup olmak değil, ahlâklı İnsan olmak gerekir. 

Ahlâk, tek ilâh kavramının temel ilkesidir. Tevhid bu iklenin merkezidir, yani tüm ilkeler yasalar O’na dönüktür.

Muhammedi varlık dinimiz olan islâmı ahlaki değerler üzerine kurmuştur. Güvenilir, yardımsever, kanaatkâr ve anlayışlı bir şahsiyet olması, bu büyük dinin sarsılmaz dört duvarlarıdır. 

Diğer tüm iyi hasletler bu dört duvarın mayasını, özünü oluşturmaktadır.

Sadakat; Güvenin içindedir.

Her türlü iyi amel; Yardımseverlik içindedir.

Teslimiyet ve Tevekkül; Kanaatin içindedir.

Hâl ve Mânâları sezme; Anlayış içindedir.

Engellemeler, tuzaklar, kavgalar ve savaşlar ahlakın içinden yükselen bu dört duvarı yıkmaya güç yettirememiştir.

O dönemin dincilerine karşı açılan bu savaşta Hz. Muhammed değil, sergilediği ahlak dolayısıyla tevhid anlayışı galip gelmiştir. 

Dinler insana ahlâk vermez, ahlâklı bir İnsan kendi dininden dönmez. 

Muhammedi varlığın “sizin dininiz size benim dinim banadır” deyişi, aynı ahlâk çerçevesi ve tevhidin birliği içinde bir yaşam sürdürülemediğinin cevabıdır.

O Muhammed Kendi ahlâkından ödün vermedi, ortaya çıkan tablo ahlâkın İslâm dini üzerinden ilkelerini oluşturan eylemleri (şeriatı) olmuştur.

Üç büyük din varmış ya da dinler varmış gibi görünse de, her insan kendi inançları doğrultusunda mensup olduğu dini yaşar. Bu bakımdan herkesin inancı kendi dinidir diyebiliriz. 

Ne tam yahudi, ne tam hristiyan ne de tam müslüman görmek çoğunlukta mümkün değildir. Bunlar hindu, pagan, agnostik, ateist gibi topluluklar için de geçerlidir.

Esasında bir dine mensup olmayan insan yoktur, çoğunluğun kısmen uyduğu dinlere uymayan topluluklar vardır. Onlarda inandıkları ne ise onu din edinmişlerdir. Bu yokluk dini de olabilir, inançsız olmak da bir inancın getirisidir. İnkarı din edinmiş olanlarda vardır, inançları inkar yönündedir.

Her iki inanç türünde de tamamlık yoktur. İnançlıyım diyen bir birey sanki bir yaratıcı yokmuş gibi yaşarken, dini olarak inançsızım diyenin ağzından “Allah Allah” sözünü işitiriz. Bunlar açılmamış bilincin ürettiği vehimler, yansımalardır.

Var mıydı, yok muydu gibi ikilemler dahi varlığın delillerinden biridir. 

İronik olan;

Allah’ın varlığı üzerinden varlığını ortaya koyan ile, Allah’ın yokluğu üzerinden kendini ortaya koyan arasında çok fark yoktur, ikisi de birbirinin zıttıdır. Buna rağmen tek ortak bağları Allah’tır ve baktıkları noktadan haklıdır. Biri varlığından diğeri yokluğundan bahseder.

Mümin bir kul imanını görmediği ve göremeyeceğini bildiği Allah’a bağlar, varlığından beslenir.

Ateist biri inancını görünmeyen ve bilinemeyecek olan Allah’a bağlar, yokluğundan demlenir.

Kur’an çerçevesinde islamiyet, bağlanılacak bir din olmanın ötesinde ahlâklı bir yaşamın öyküsü, bilinçli kul olmanın formülüdür.

Alemleri kuşatması, Kur’an ile sabitlenip yazıya dökülmüş ve baş üstlerine tutturulmuş olması insana en etkili kılavuzdur. 

Kur’an’ın dolayısıyla İ’nsan olabilme formülünün Hakk’ikat’ten başımızın üstünde yeri vardır.

Ne olmak istiyorum? İdealim nedir? sorusunun cevabı, Kur’an’ın harfleri arasında gizli olan insandan doğma değil, Allah’ın yarattığı İNSAN olabilme potansiyelini kendinde keşfetmektir.

O’ Kendini Kendinde bildi demek, yaratılışı devam eden İ’nsan’ın kendinde Kendini bilmesidir. 

O’, Kendini Kendinde bildikten sonra bilinmek istedi.

İ’nsan’da Kendini kendinde bildikten sonra O’nun varlığının bilinmesini ister. Semavi dinlerin ve türevlerinin ortaya çıkış nedeni 

“O’nda Sen varsa Sen’de de O’ vardır” mantalitesidir.

“Herhangi bir dine mensup değilim” diyen biri için, dincilerin tümü düşünsel olarak ayaklanır.

Dinsiz derler, münafık derler, dini olmayanın Allah’ı olmaz derler, her türlü hakareti ederler de ederler.

Peki Hakikat gerçekte böyle mi.?

Dini olmayanın Allah’ı olmaz ise, Allah’ın dini mi vardır ?.

Din kitaplarının tamamı ve özelikle Kur’an O’ Hû varlığı anlatmaz. Yaratılışın tüm alemlerine ve fonksiyonlarına yer verirken, ahlâklı olmayı ve nasıl bir yaşam sürülmesi gerektiği ile ilgili örnekler, kıssalar verir. 

Allah lafzı içinde tanımlamalar yaparken, Muhammedi varlığın O’ndan bi haber olduğu “de ki O’ Allah’tır” kelâmından bilinmezliğine atıfta bulunur.

Sen O’ Hû varlığı ancak Allah ismi ve sıfatlarından bir biliş kesbedebilirsin.

Dolayısıyla o Allah mührünün İ’nsan içinde gizli olduğunun habercisidir.

Allah’ın tasvirini ve benzetmelerini yaparken İ’nsan’ın Kendinden yola çıkması olağan bir anlatımdır.

Allah’ı neden İnsan gibi anlatıyorsunuz? Kızıyor, tehdit ediyor, seviyor kıskanıyor gibi soruların cevabı, anlatanın İnsan olduğundan kaynaklanmasıdır. 

Kendinden yola çıkmıştır ve kendindeki kuvveleri ve yetileri kullanacaktır. Bu kuvvetler İnsan varlığında her an aktif olan melekelerimizdir.

Keza Kur’an’da arap toplumuna yönelik yapılan benzetmeler de o kavmin ihtiyaçları, eksikleri ve fazlalıkları üzerinden örneklendirilmiştir. Bir insana bir konu anlatıyorsanız bunu onların anlayacağı dilde ve somut kavramlar üzerinden yapmanız, onların kendilerini anlamaya yönelik kolay adımlar atmasını sağlayacaktır. 

Devrim dediğimiz dönüşüm, ahlâkın bireysellikten yücelip toplum bilincine sirayet etmesidir.

Çünkü Ahlâki değerlerini kaybetmiş toplumlarda bir dinden yani anlayıştan söz etmek olanaksızdır. 

Hz. Muhammed, varlığındaki ahlâk anlayışını yaşarken hristiyan bir toplumun içindeydi, neden hristiyan olmadı? Çünkü hristiyanlığı yenileyemedi ve dönüştüremedi. Araya sıkıştırılmış olan İsa figürünü olması gereken yere koyup Allah’ın yani Kendine yönelişin kapısını hristiyanlık içinde açamadı.

Bunun Kur’an içinde karşılığı ayetlerinde saklıdır, “biz istersek sizin yerinize başka topluluklar getiririz”.

O toplum Muhammedin varlığını kabul etmiş olsaydı, şu an hepimiz hristiyan mı olurduk.? 

İslâmiyet, tevhid inancının yayıldığı bir anlayıştır. Dolayısıyla tevhidin varlığında hangi dine mensup olduğunun bir önemi yoktur. 

Din başka, anlayış idrak ile kavrayış başkadır.

Adı geçen bilinen ve bilinmeyen tüm dinleri yaşayıp tevhid birliğine eriştirmek gereklidir.

Muhammedi varlık varlığındaki tüm dinleri kendi iç aleminde (bilincinde) görmüş, hepsini sıraya dizmiş ve tevhid ile mühürlemiştir.

Tevhid, algılama biçimi olarak dinin üstünde bir seyir gerektirmektedir.

Hz. Muhammed tebliğinde İslâmı din olarak getirdim dememiş “Tevhid’e çağrı yapmıştır”.

Ancak tevhid içinde İslâmı yani barışı görebiliriz.

Tevhid’e varmadan ahlâktan söz edemediğimiz gibi, ahlaki değerlerimiz doğrultusunda yurtta barış cihanda barış sağlayabiliriz. Yurt kişinin kendi bedeni, cihan onun içinde yarattığı fakat izlemini dışardan gördüğü alemidir. Zerreden küreye akseden bu oluşumdur.

Muhammed s.a.s, içine doğduğu dine ayak uyduramamıştır. Eğer ki günümüz dininin müslümanlığın içine doğsaydı ona da ayak uyduramazdı, doğanlar süre gelen dinlerden ayrışırlar.

Tevhid’in varlığını kabul etmek dar, saplantılı ve dışardan öğrenilmiş dinlerin pençesine düşmeyecek kadar yücedir.

Dinler topluluklara hitap eder ve toplumları kontrol altında tutar. 

Tevhid, varlığımızdaki Kur’an ile kişiye yani şahsa isabet eder. 

Topluca uyarı ve yönlendirme almak başka, birebir uyarılara muhattap olmak başkadır. Orada kaçacak bir yerin yoktur, varlığın varlığına yakalanmıştır, kendindeki Kendine yakinlik kurmuşsundur.

Toplu uyarılarda kimse üstüne bir pay almak istemez, herkes yanındakinden şüphelenir. Dolayısıyla dini algılayış içinde Kur’an sığdır, derinlik kazanmak için kendi varlığındaki kitabı açıp mesajlara-ayetlere-delillere kişinin kendisinin ulaşması beklenir. 

Ahlâk ile terbiye edilmede en etkili yöntem, varlığınla varlığına (kendinden Kendine) yönelmektir.

Konumuza dönecek olursak hz. Muhammed yaşanmakta olan dinin tahrifi üzerine yenilemeye gelmiş, hiçbir dini ve dini anlayışları es geçmeden hepsini homojen bir hâle getirip, Hakk’tan edinilmişi halkına teslimiyet unsuru olarak ortaya koymuştur. Ki Kur’an anlayışı herkese Hakkını teslim eden bir anlayıştır.

Teslimiyet unsuru oluşmadan ahlâk devreye girmez, teslimiyet itaat ile ortaya çıkar, itaat sonrası emir bilinen buyruklar şahsiyet için emir değildir, çünkü kendi varlığının ahlaki ilkelerini yaşama uyarlamasıyla emir yerini bildiriye bırakır.

Emir alırken yapıp yapmama değişkenliği vardır. Bildiri, olacak olanı kişiye ya da kişilere sormaksızın uygulamaya koyulmuş olmasıdır.

Bugün de bu yenilmeyi yaşayan ve yaşatan Allah Dostları vardır. Onlar toplumlarda kendine pek yer bulamaz, çünkü topluluklar dünyevi işleriyle çok meşguldürler. Uhrevi, ruhani yani sözde buradan başka yerdeki aleme ait bilgileri dünya işlerinin arasına sokmak istemezler.

Bunun nedeni kabul etmediklerinden değildir, yaşam tarzlarının ahlâkın dışında seyrettiğini görmek onları rahatsız eder ve Allah dostlarının ya da Hakk muhabbetinin içine nüfuz eylemek istemezler.

Allah’tan kaçmak Kendinden kaçmaktır.

Onları kendini bilenler bilir, bilmeyenler bilmezler.

Bu zatları aramak kendi keşfini aramanın bir parçasıdır, yoksa kimse kimseye bir selâmet vermez. Allah Dostuna yönelmek kendi içsel varlığına yönelmektir.

Bu şuna benzer; birini mutlu etmek istiyorsunuz, ve o her neyse karşı taraf için elinizden geleni yaptınız. Sonuç, sizin duyduğunuz haz ve mutluluk olarak karşınıza çıkar. Başka birini mutlu edeyim derken kendinizi mutlu etmiş olursunuz. Dost varlığında kendini aramak da böyledir, O’nu arayıp bulayım derken dostunu bulursun, fakat Kendiniz olan varlığınızı da O’ Dost’la bulursunuz.

Dost varlığı der ki;

“Hepiniz gelin, aynı Rabbin kuluyuz”. 

Tek bir ilâh çatısı içinde buluşalım. Dost’un alemlere R’Ahmet oluşu tevhidin oluşumudur.”

Günümüzde ne kadar resmi ya da gayrı resmi din varsa Muhammedin yaşadığı dönemde de vardı. Kısaca Kur’an ile günümüz arasında yaşayış bakımından hiç bir fark yoktur.

Panteist, budizm, agnostik, ateist vs.. ne varsa hepsi eksiksiz mevcuttu. Hatta günümüzdeki gibi her dinin kendi içinde uzantıları olan kolları da mevcuttu.

Dolayısıyla hâli hazırda yaşanmakta olan dinler Muhammed’e bir ahlâk katmamış, bilakis ahlâkı kendi iç varlığından öğrenmiş ve tatbik etmiştir.

Kur’an yüksek bir bilinç yani ahlaki değer taşımaktadır. Dinim İslâm-Barış imanım-ahlâkım ezeli ve ebedilik içinde korunmuş nizam diyorsak, bu değerleri aynı niteliklerle yasallaştırmak yani yaşadığımız alanda tatbik etme zorunluluğumuz vardır.

Din ahlâk doğurmaz, fakat her ahlâklı insan bir din sayılır.

Ahlâk, içsel bir tecrübe yani hâl dediğimiz hareketliliktir. Din, dışsal bir sergileniş hâlin sırra boyanışıdır.

Çoğu alim ve mutasavvıf içsel hâlin dışa bakıp görüldüğünü iddia eder.

Hâl, hâl ehline dahi görünmezken, sır sandığına konulduğunda nasıl görülebilir.

Muhammedi varlık ahlaki halini ortaya koyduğunda deli, mecnun ve aklını kaçırmış diyenler olmuştur. Kendi dahi ben cinlendim mi diyerek halinden şüphe eder olmuştur.

Burada ne Muhammed ne de çevresi onun bu hallerinden bi haberdir.

Körü körüne bir dine mensup olup ne müslüman, ne hristiyan ne de müslüman olunmaz.

Dini vecibeleri yani ana yasaları yerine getirmek, insanın ahlâkını yaşamına aktarmasıyla orantılıdır.

Müslümanım demek kolaydır dilin ikrarıdır.

Ahlâklıyım diyen insan bulunmamaktadır.

Bir çok müslümanım ve dinim islam diyenlerin gerçekte dinsiz oldukları yaşama biçimlerinden kendini belli eder.

“Ey Muhammed onlar müslüman oldular mümin olamadılar” Ayetullah’ı günümüz müslümanlığını anlatmaktadır.

Müminliğin tanımı ahlakımız ile orantılıdır;

Düşkünlüğümüz neyedir, ailemize nasıl davranırız, çevreye tabiata hangi gözle bakarız, hayvanat ve bilumum bitkiye kısaca alemin tüm canlılarını nasıl müdafaa ederiz. Bunlar ahlâkın dünyevi aleme sirayet eden tanımlamalardır.

Açıkça ifade etmek gerekir ki Kur’an, ahlaki yani hakikat manasıyla sadece müslümanım diyenlerin değil çoğu insanın işine gelmez.

Çünkü Kur’an eşitçi, korumacı, affedici, paylaşımcı ve daima yapıcı olmaya yönlendirmesiyle dünyevi yönümüzü yani nefsimizi zorlar.

Nefs, bizlerin her türlü dünyevi ve uhrevi arzularını tatmin etmek için insanı hem yok’eden hem var’eden muazzam bir yaratılış fıtratıdır. Bu fıtratımızı halisane değerlendirmek, Allah’ın Rahman ve Rahim varlığına yönlendirmek ta-biat-ımızın dileğidir..

You Might Also Like

ORUÇ İLE GELEN İNFAK BİLİNCİ

Âlemlerin R’AHMET’i Resûl’ullah

NURANİ YOLCULUK

MUHAMMEDÎ SİLSİLE-İ TARİK, ERENLER’İNDİR HALİFELİK

NİMET VERİLENLERİN YOLUNA YÖNELMEK

Sosyal Medyada Paylaş:
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp LinkedIn Copy Link Print
Yorum Yazınız

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Eklenenler

İLMÎ HAKİKAT ÖZ’DEDİR.
H Yayıntaş Temmuz 4, 2026
DOYUM LOKMASI ve MERYEM’in SUSMA ORUCU..
H Yayıntaş Temmuz 1, 2026
SI ÇAHET KRAHARORI (SADR-I)?
H Yayıntaş Haziran 29, 2026
İTAAT ve EMİR
Harika Bolga Tasavvuf Haziran 23, 2026

Bizi Takip Edin

FacebookLike
TwitterFollow
InstagramFollow
YabendeYabende
Bizi Takip Edin
Telif Hakkı © 2024 Yabende. Tüm Hakları Saklıdır.
Hoşgeldiniz

Giriş yapmak için kullanıcı adınızı ve şifrenizi giriniz.

Şifrenizi mi unuttunuz?