16/36 “Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının.” diye bir Râsûl (yönlendirici) gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yer yüzünde bir gezip dolaşın da bakın ki, Râsûl’lerini yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün?”
Yaşam canlı bir yayın gibi akmaktadır. Durduramazsınız, geri ya da ileri alamazsınız.
Bu bilgi idrak edenler için her şeyin an içinde tezahür ettiğine bir delildir.
Bir nefes öncesine dönemeyiz, ki bir sonraki her nefes daim meçhuldür, bilinmezdir.
Canlı yayın içinde canlılık sunmak, içsel hayy’at’ın içinde diriliş yani Ruhaniyetimize kavuşmak ile bağlantılıdır.
Çoğu insan geçmişte kalıp ya da geleceğe odaklanıp yaşadığını zan’etmektedir. An’a çekilmeyen bir yaşam ölü gibi olmaktır.
Dolayısıyla yönelişimiz önce içinde bulunduğumuz an’a odaklıdır.
Kıym’et ve değer an içindeki oluşumu canlılık ile idrak edenlerindir.
Canlılık ve an’a yöneliş bir farkındalık ile uyanıklık haline bürünmektir.
Tüm bu halleri içselleştirmek, canlı bağlantıyı kur’an Bir’ine intisap etmektir. O’nlar Allah Dostlarıdır.
Hatırlayın ki o dönem (Asr-ı Saadet öncesi) Mekke’de insanlar “Rabbim bize bir’ini gönder ki doğru yolu bulup yönelelim” diyerek yalvarmakta ve niyaz ile dua etmekteydiler.
Haşa O’ âlemlerin Rabbi Allah yok muydu, tabiki vardı. Muhammed’i varlığın öncesindeki peygamberler ve Râsûlleri de biliniyordu, üstüne kitapları da vardı.
Fakat O’na yönelen dolayısıyla yönlendirici olacak O’nun dirilttiği canlı bir’i yoktu.
Tüm bu hakikatler diriliğini kaybetmiş, mânâsını yitirmiş, maddesel yani seküler sistem içinde Hakk’ikat’inden uzaklaştırılmıştır. Kur’an’dan önceki o dönemin en son kitabın olan incil, O’ Rû’Hû ilâhi varlığı Hz. İsa ile göklere uğurlanmıştır.
Sözüm ona müslümanım diyen ilâhiyatçılarımız dahi, Allah’ın varlığını Hakk Dost varlığına bağlamakta zorlanmaktadırlar.
Dikkat edin ki Rabbimiz olan Allah’ın varlığı bilinmekteydi, lakin yönelmiş bir Dost ve o Dost’un yönlendirici varlığı eksikti.
An demini bu Hakk’ikat üzre kıymetlendirirsek, “zaten Allah’ı biliyoruz, Râsûl’ü Muhammedi kabul ediyoruz, kitabımız da var, canlı ve diri bir yönlendiriciye (Dost Mürşid Râsûl varlığına) ne ihtiyacımız var” diyen zihniyetler ile doludur.
O dönemki Muhammedi varlığın sahabesi olacak topluluktaki idraka bakar mısınız, ancak ince düşünenler bunu idrak edebilirler.
Kitap yeter olsaydı kitaba nisbeten O’ kullarını göndermezdi o görevi dolayısıyla “yönlendiricilik” vasfını yüklemez bu emri talep etmezdi.
Tekrar peygamber gelmeyecek olması yönlendirici zâtların olmayacağı anlamını taşımamaktadır. Yukarıdaki ayet’ullah açık seçik, hiç bir yanlış almaya mahâl vermeden, arı duru, tertemiz ve pak beyân etmektedir.
“BİZ HER TOPLULUĞA (Ümmete) BİR RÂSÛL (YÖNLENDİRİCİ) GÖNDERDİK”!.
Peygamber ve Râsûllerin görevi Hakk’ikat’i tebliğdir. Bu tebliğin manâsı yönlendiricilik unsurudur. Peygamberi veya Râsûl varlığını aracı olmaktan çıkartan Allah’ın “Ey Râsûl’üm sen sadece yönlendiricisin” ayet’ullah’ları defalarca zikredilmektedir ve “Ey Râsûl’üm sen sevdiklerini doğru yola iletemezsin” buyurarak seçme lüksünün olmadığını Kur’an, Muhammed’i varlığın nezdinde O’na Dost olmuş ve olacak Râsûl’lerini uyarmaktadır.
Hani kimisi haşa Kur’an için Allah’ın kelâmı değil Muhammed’in sözleridir diyor ya, hangi insan çıkıp da kendini bu şekilde yüreklice tenkit edebilir, kendi kendini uyarabilir.
Biliniz ki uyarı dediğimiz Hakk’ikat’ler kendi kendine oluşmazlar, mutlaka onları yönlendiren bir Varlık vardır. O’da Râsûl’lerin Hakk Dost’ların varlığına nüfuz eyleyen Rû’Hû ilâhi Varlık’tır.
Yönlendiricilik vasfının mahiyetini idrak ile akl’etmek gereklidir. Yönlendiricinin arada bir aracı niteliğinde kalmaması isminin içindeki mânâda gizlidir.
İnsanoğlu çoğu zaman gözüyle gördüğüne kör, kulağıyla duyduğuna dahi sağır olmuştur.
İtiraz eden zümreye, zihniyetlere bakınız.
Sözüm ona yönlendirici kisvesi altında yönlendiriciliği reddeden topluluktur.
Ayet’ullah’ların bazılarını öne çıkarıp, bazılarının üstünü örtemeyiz. Nefsimize göre anlayıp topluluklara empoze edemeyiz.
Herkesin kişisel inancına cevabımız ayet’ullah üzredir, “sizin dininiz size benimki bana” demekteyizdir.
Fakat bilmeyen ve mânen bir arayış içinde olan insanlara, yönlendiriciliği Allah ile araya koyulan bir mekanizma gibi göstermek vebâl almaktır ki Rabbim cümlemizi korusun bağışlasın.
Bu vasfı layıkıyla yapmayanlar olabilir, olmuştur ve daim olacaktır, bu da Hakk’ikat’in bir cilvesidir.
Şeyhlik kisvesi altında bir tekkeyi idarecilik ile yönetmek, katiyen yönlendiricilik barındırmamaktadır.
Şeyhlik kavramı içinde çoğusu yöneticilikten çok idare etmek yani durumu kurtarmak içindelerdir.
Nasıl ki idarecilik başka yöneticilik başkaysa, yöneten ve yönlendiren arasında da hayati derecede farklar vardır.
Zamanın yani bu dönemin firavunlarını kabul eden zihniyet, hatta isimlerini bile bildiklerini iddia ederlerken, ayet’ullah bizlere her topluluğa bir firavun gönderdik dememesine rağmen var olduğunu bilmektelerdir. İş firavuna gelince kabul etmek elbet kolaydır.
Zor olan ayet’ullah’ları eğip bükmeden kabul etmektir. Ki her topluluğa bir yönlendirici mutlak gönderilmiştir, ayet’ullah ile sabittir.
Kur’an’daki bazı ayet’ullah’ları zam’an’ımız içine çekip diğerlerini münezzeh mi kılacağız, bu ne Hakk’tır ne de Hakk’ikat.
Eğer yönlendirici yok diyorsanız, dost kavramını da yok ediyorsunuz. Dolayısıyla ilk surenin 6. ve 7. Ayet’ullah’ların üstünü örtüyor esasen kendi varlığınızı örtmüş kapatmış olmuyor musunuz?.
Yukarıda paylaşmış olduğumuz Ayet’ullah, “Râsûl’lerini yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün” diyor?.
Peki bizler bu ayet’ullah’a kendimizi muhatap kılmayacak mıyız?
Ayet’ullah’lar kişiye, zamana, ümmetlere göre değişkenlik mi gösterecek?
O ümmetin Râsûl’e ihtiyacı vardı da şu an ki ümmetin yok mu diyeceğiz?
Bu apaçık ayet’ullah’ı, uyarıyı yapan mesajı ileten Râsûl’ünü inkar değil midir?
Kur’an’ı tane tane okuyup idrak ile akl’etmek gereklidir. Tek başına Kur’an yeterli gelmemektedir ki her ümmete bir Râsül varlığı yönlendirici tayin edilmiştir. Râsûl’ü Muhammed’in Allah’ın varlığında Kur’an’a mazhar olduğunu idrak etmeliyizdir.
Kur’an’dan Allah’ın varlığına bir yol bulunmamaktadır, Allah’ın varlığında Kur’an ile nüzul bulmaktadır.
Kur’an’ı inen ayet’ulları o an yazan sahabe dahi Râsûl’ü Muhammed’e ayet ile ilgili sorular sormuş, ne denmek istediğinin mealini yani manâsını istemiştir. Kur’an’ın Arapça harflerden Türkçe harflere geçmesi sadece bir çeviridir, meal dediğimiz manâ ile ilişkilidir. Manâ iç varlığımızda oluşan mealdir. Râsûl’ü Muhammed Hakk’ikat’i manâyı teşbih ve benzetmeler ile açıklamıştır.
Bilmeyebiliriz, bilmiyoruz da deriz, daha o ayet’ullah’ın manâsı açılmadı da diyebiliriz, ki bu bilmeyiş te Hakk’tandır.
Bazı hâller de olur ki mânâ âleminden, ayet’ullah ile bütünleştirip içsel varlığımızla Hakk’ikat’ten yana beyân etmeliyiz..HŞY

