Hiç bir Varlık Kendinde Kendini Kendiliksizce bilemez, bilinen ve bilen olmalıdır ki bilinirlik zuhur etsin..
Tasavvufta kendiliksizlik ibaresi tam bir teslim’iyet’tir, varlığı müslim’iyet’tir. O’ kelâm eylerken ölü gibi ol’mak’tır yani hem varsın hem yok’sun’luk taşımaktadır ki “fakr” kökü de buraya nispettir. Cüz’î aklın küllî akl’a yani ırmağın okyanusa aktığı ol’uş’umdur..
O Muhammedî Kâmil zâtlar okyanusa karışıp yeniden ırmaklarından pınarlarına dökülürler. Bu, öte âlemden bilgi getirmektir. Okyanusun içi O’nundur, kulluk bilinci coşkulu bir ırmak, idrak ise sakin bir pınardır, o pınar sekinettir..
O’ Allah’ın ezeli ve ebedi oluşu İ’ns’an isminin de devr-i daim oluş’u demektir..
Kıyametler kopabilir, insanlık yok’olup tekrar var’olabilir ki Kur’an Kâmil İ’ns’an için de, cin ve insanlar topluluğu içinde kayda geçmiş, yani o levhada yazılı bilgilerdir.
İnsanlığın yok olmasını şöyle okumakta fayda vardır!
Kâmil İ’n’san öncesi yani Adem’iyetlik öncesindeki insan topluluğu için bir yok oluş mevzubahistir. Âdem’iyetlik, dolayısıyla O’ Allah’ın ruhundan üflediği ve toprağına Muhammedî nûr ekilen İnsan modeli bilinçlerde ölümsüzlük-sonsuzluk içindedir.
İ’ns’an ilmi saf haliyle gözlemleyemez, onun bilgiye bürünmesi sembol ve teşbihlerle indirilmesi İ’ns’an’daki bilinç ve idraka hitap etmesidir. Eğer bu ayrışma olmazsa okyanusu tanımlamak, bilmek ve o okyanustan bilgi getirmek mümkün değildir. Kanımızdaki bir damla bizim vücudumuzda bulunan okyanustan haber verir, bir damla terimiz tüm DNA mızı içerir, vücudumuza yani madde âlemimize ait bilgileri elde etmek için o bir damla yeterlidir..
Allah’ın İ’ns’an’ı yaratması suretindendir, deriz, yani aslı olmayan bir kopya, o kopyada Allah’ın isimleri dolayısıyla suretleri yazılıdır. Bu sure’t’i yazılım, O’ Allah’ın yaratmış olduğu Hakk’ikat’ten İ’ns’an için geçerlidir, sure’t’leri bilen sirete Malik’tir..
İnsan gibi görünen cin tayfası ve insanın mahlukat evresi ise daha geniş bir kitleye ve topluluğa sahiptir. Dolayısıyla Allah’ın nurundan yarattığı Muhammedî Kâmil İ’ns’an modeli pek azdır ki denk gelmek ve Hakk’ikat’ten aradığıyla bir’leşenler de o kadar azdır..
Topluluların ve cemaatlerin oluşturduğu aşırı kalabalıklar için aynı yöne bakmak pek zor olmasa gerek, esas zorluk Ken’din’e, Kendi iç’sel varlığındaki O’ Allah dediğimiz ilâha mürebbiyemiz olan Rabbimizle yönelebilmektir..
İnsan’ın Rabbi Rahîm varlığıdır, Rahîmler Rahmân’a adanıktır, Rahmân’a adanmak Allah’ın nefesiyle nûr’a boyanmaktır, karanlığın aydınlığa erişi ve suretlerin sirette toplanışı O’ Rahmân’daki Hakk Dost Cemâl’i üzredir..
Cemâl âlemlerin (İ’ns’an’ın) iç yüzüdür, dıştan bağımsız olup dışa dönük Var’lık sunuşudur.
Dost ol’an Cemâl bu âlemin iç yüzüdür, bu âlemin kendisi ise öteki âlem dediğimiz ebed’iyetin bir örtüsüdür.
Ayet’ullah’ında yüzünü O’ Allah’a, Rahmân’a döndürenlerden bahsedilir, işte onlar O’nun Cemâl’ine dönenlerdir..
Bakara/112 “Bilâkis, kim muhsin olarak (iyilik/güzel işler yaparak) yüzünü Allah’a döndürürse (Allah’a hakkıyla kulluk ederse), onun mükafatı Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır ne de mahzun olurlar.”
Rableri tarafından yönlendirme içinde olanlar için kendi kararları dahi kendilerine ait değildir, onlar her kararı iç’sel varlığı ol’an Rabb’lerinden alırlar, bu yöneliş ve yönlendirme korkuyu def’eder ki bilinmezlik nedir o merhaleyi aşmaktır. Bilenle yolculuk yapmak sadece seyr’etmektir, olmuşu olacağı bertaraf etmektir..
Ne gelirse hayr ne sunarsa Cemâl’dir..
İllâ İLLALLÂH HÛ..HŞY

