Teslim’iyet öyle bir uysallık ve dinginlik değildir, teslim’iyet cihadın içinden gelmektir ve teslim’iyeti canlı tutan o muharebenin devam etmesidir. Her cihad yeni bir teslim’iyet şuuru oluşturmaktadır.
Çünkü Hakk’ikat’ten teslim’iyet, O’nun (üflediği) Rû’Hû ilâhi nefesini O’na sunabilmektir. İnsanların son zamanlarındaki nefeslerine dikkat edilmelidir, an deminde bilinçlikle bir seferde Hû çekip göçen ile Hû’ya kavuşmadan zorluk içinde bilinçsizlikle alıp veremeyenler vardır, ayet’ullah’lar işaretiyle ibret alınıp akletmek gerekir..
Hakk Dost’un yönlendirdiği yerde yalnızlık yoktur, yönlendiren zahiri bakımdan bir surete tâbi olsa da, Allah’ın Kendi siretini surete aktardığını ve şekli yaratımın o suretler içindeki Kendi sireti olduğunu kavramaktan geçmektedir. Zira mutlak varlık, her an bir şe’ndedir ve Kendi nûrlarını kâmil kalplerin ayn’asından cihana akıtır. O’ Dost, sureten beşer, sireten ilâhi bir tecelligâhtır..
Buna istinaden yönelen, uzuvlarını melekût âlemine döndüren taliptir, yürürken “yürüyoruz” der, yazarken “yazıyoruz” der, düşünürken “düşünüyoruz” der, bu b’iz’lik anlayışı talibi yalnız olmaktan çıkartır, kendiyle dostluk kur’an’lar dostu dışarda “surette” bir ayna olarak görürler ve ayn’anın karşına ayna olarak dikilirler.
Bu “b’iz’lik”, kesretin vahdette erimesidir. Kul, fiillerinin failini Hakk bildiğinde, Enfal Suresi 17. ayet’ullahı açılır, “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” Artık benlik perdesi yırtılmış, talip her hareketinde mutlak Hakk Dost’un refakatine bürünmüştür.
Ayna ayn’aya baktığında kendinden başka bir şey görmez, arada hiçbir şeyin kalmayışı boşluk değildir, aradan geçenleri seyr’etmek sülûk-u ekber’dir. Bu makamda ne gölge kalır ne de yansıma, sadece Vâhid ve Ahad ol’anın tecellisi parıldamaktadır. İki aynanın vuslatı, ikiliğin büsbütün iptalidir. Arada hiçbir şeyin kalmayışı, mutlak doluluktur, yani her şeyi ihata eden o mutlaklığı aşkın varlıktır.
Bu sülûk-u ekber, nefsin kendi fena boyutlarından, katmanlarından geçerek Hakk’ın baki sıfatlarıyla boyandığı ve “Ondan başka her şey helak olucudur” (Kasas/88) ayet’ullah’ın sırrında bizzat bekâya erdiği ebedi diriliş makamıdır.
Bu tıpkı Allah ile Kul’unun arasındaki ikişkidir, bu ilişkiyi, Allah’ın Cemâl’i üzerinden kurulan tecellileri ancak bu âlemde bilebiliriz, yaratmadaki maksat, niyet ve murad bu beden kabri içinde şahitliğe ve şehadete erebilmektir.
Kudsi hadiste buyurulduğu gibi: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim; bilineyim diye halkı (mahlukatı) yarattım.”
Ruh, bu toprak libasını ve beden kabrini bir zindan değil, Cemâl-i İlâhi’nin müşahede edildiği bir mihrap kılabildiğinde şehadet tamamlanır..
Bu âlem, hazinenin (cevherin) açığa çıktığı, kulun ise o hazineye ayna olarak kendi hakikatine bizzat şahitlik ettiği kutlu bir meydandır. İşte bu şahitlik, insanı bütün Esmâ-i İlâhiyye’nin câmi bir ayn’ası kılar ve ona Bakara Suresi 30. ayet’ullah’ta müjdelenen o kuddûs-u mukaddes yeryüzü halifeliği (hilafet) tacını giydirir. Kul artık beden kabrinden sıyrılıp Hakk’ın âlemdeki nazargâhı haline gelir..
Bu halifelik sırrıyla taçlanan Arif, kesret âleminin kalabalığına döndüğünde halkın içinde Hak ile olmak sırrına erer. Onun bedeni çarşıda, pazarda halkın hizmetinde koştururken, kalbi zât-ı ilâhi’nin mutlak diriliğinde secde halindedir. Rad Suresi 28. ayet’ullah’ında buyurulduğu üzere: “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
İşte bu huzurla bakan göz için artık dünya, sığ bir imtihan sahnesi olmaktan çıkıp her an yenilenen bir tecelli ummanına dönüşür.
O, eşyaya mahkûm olmadan eşyayı yöneten, kesretin gürültüsünde vahdetin sesini dinleyen bir öz’gür’lüğe kavuşmuştur. Dışarıdaki her sûret, onun içindeki siretin bir başka cüzü haline gelir ve talip, halkın içinde gezerken bile Hak ile ünsiyet kurmanın ebedi saadetini yaşamaktadır..
Bu mukaddes ünsiyet makamında olan arif için artık kelam biter ve harfsiz, sessiz bir davet başlar. O, lisan-ı hal ile tebliğ eden yaşayan bir Kur’an’dır.
Sözün tükendiği yerde, onun sükûtu bir irşad, bakışı bir şifa, duruşu ise Hakk’a giden bir yoldur. Furkan Suresi 63. ayet’ullah’ında; “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler.” Bu vakar, kalbî derinliğin dışa vuran kelamsız fısıltısıdır. O sustukça etrafındaki canlar uyanır, çünkü o artık kendi adına konuşan bir “ben” değil, Hakk nidasının dünyadaki berrak bir hayy’kırışıdır. Böylece ilk başta dışarıdan seslenen o ilk tebliğ, nihayetinde bir kulun lisan-ı hâliyle yeryüzüne yeniden üflenir ve mühür belirginleşir..
Hû Hakk Mürşid’im, Hû yâ Cemâlim, Hû mihrabım, Rahman ve Rahim olan varlığım Hû, idrakın niyazındadır..
Ayn-a’da gördüm maksudu Cemâl, elimden tuttu gönlüne efkâr, başımdan üfledi değdirdi nazar, Dost dedi Allah dedi varlığın hâli yâr..HŞY

